Single Blog Title

This is a single blog caption

DENİZ YETKİ ALANLARI: ULUSLARARASI HUKUKTA HUKUKİ REJİM, SINIRLANDIRMA İLKELERİ

DENİZ YETKİ ALANLARI: ULUSLARARASI HUKUKTA HUKUKİ REJİM, SINIRLANDIRMA İLKELERİ

I. GİRİŞ

Denizler, dünya yüzeyinin büyük bölümünü kaplayan ve ulaşım, ticaret, enerji, balıkçılık, güvenlik, haberleşme, bilimsel araştırma ve çevrenin korunması bakımından stratejik önem taşıyan alanlardır. Ancak denizlerin hukuki rejimi, karasal egemenlik rejiminden farklı ve çok katmanlı bir yapı göstermektedir. Devletlerin denizlerde sahip olduğu yetkiler, kıyıdan itibaren uzaklık arttıkça nitelik ve kapsam bakımından değişmekte; tam egemenlikten sınırlı denetim yetkilerine, egemen haklardan bütün devletlerin yararlanabildiği serbestliklere uzanan farklı hukuki rejimler ortaya çıkmaktadır.

Bu çalışmanın amacı, uluslararası deniz hukukunda kabul edilen başlıca deniz yetki alanlarını sistematik biçimde incelemek; kıyı devletinin bu alanlarda sahip olduğu egemenlik, egemen hak ve yargı yetkilerinin kapsamını belirlemek ve özellikle karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletler arasında ortaya çıkan sınırlandırma uyuşmazlıklarında uygulanan temel ilkeleri açıklamaktır.

Bu kapsamda öncelikle deniz hukukunun tarihsel gelişimi ve temel kaynakları ele alınacak; ardından deniz alanlarının ölçümünde kullanılan esas hatlar, iç sular, karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, açık denizler ve uluslararası deniz yatağı incelenecektir. Daha sonra deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında hakkaniyet, eşit uzaklık, ilgili coğrafi koşullar ve orantılılık ilkelerinin nasıl uygulandığı açıklanacak; uluslararası mahkemelerin geliştirdiği üç aşamalı sınırlandırma yöntemi değerlendirilecektir.

B. Deniz Hukukunun Tarihsel Gelişimi

Klasik uluslararası hukuk döneminde denizlerin hukuki rejimi esas olarak iki temel düşünce etrafında şekillenmiştir. Bunlardan ilki, denizlerin hiçbir devlet tarafından sahiplenilemeyeceğini ve bütün devletlerin kullanımına açık olması gerektiğini savunan “açık denizlerin serbestliği” veya Latince ifadesiyle mare liberum anlayışıdır. İkinci yaklaşım ise bazı devletlerin deniz alanları üzerinde mülkiyet veya münhasır hâkimiyet kurabileceğini savunan mare clausum, yani “kapalı deniz” anlayışıdır.

Uzun süre uluslararası hukukta ağırlık kazanan yaklaşım, kıyı devletlerinin yalnızca kıyılarına bitişik dar bir deniz şeridi üzerinde egemenlik kullanmaları, bunun ötesindeki alanların ise bütün devletlere açık kabul edilmesi olmuştur. Birleşmiş Milletler de tarihsel gelişimi, devletlerin başlangıçta kıyılarının yakınındaki dar bir deniz kuşağında yetki kullanması ve bunun ötesindeki denizlerin “denizlerin serbestliği” ilkesi gereğince bütün devletlere açık olması üzerinden açıklamaktadır.

Ancak özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren denizlerdeki doğal kaynakların ekonomik değerinin artması, açık deniz balıkçılığının yoğunlaşması, deniz yatağındaki petrol ve doğal gaz kaynaklarının işletilebilir hâle gelmesi ve teknolojik ilerlemeler klasik serbestlik anlayışının yetersiz kalmasına neden olmuştur. Kıyı devletleri, kıyılarına yakın doğal kaynaklar üzerinde daha geniş haklar talep etmeye başlamış; karasularının genişliği, kıta sahanlığı, balıkçılık bölgeleri ve münhasır ekonomik bölge gibi kavramlar gelişmiştir.

Bu süreçte 1958 Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri önemli bir aşama oluşturmuş, ancak karasularının genişliği ve derin deniz yatağının hukuki statüsü gibi temel konularda kapsamlı bir uzlaşma sağlanamamıştır. Yaklaşık dokuz yıl süren Üçüncü Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı sonucunda 10 Aralık 1982 tarihinde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kabul edilmiş ve Sözleşme 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, denizlerin farklı kullanım biçimlerini ve deniz alanlarının hukuki statülerini tek bir kapsamlı düzenleme içinde ele aldığı için öğretide sıklıkla “denizlerin anayasası” olarak nitelendirilmektedir. Sözleşme; deniz yetki alanlarını, deniz çevresinin korunmasını, bilimsel araştırmaları, deniz yatağı kaynaklarını ve uyuşmazlıkların çözümünü kapsayan bütüncül bir hukuk sistemi kurmuştur.

C. Deniz Hukukunun Temel Kaynakları

Uluslararası deniz hukukunun başlıca yazılı kaynağı, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’dir. Sözleşme; karasuları ve bitişik bölgeden münhasır ekonomik bölgeye, kıta sahanlığından açık denizlere ve uluslararası deniz yatağına kadar deniz hukukunun temel kurumlarını düzenlemektedir.

Bununla birlikte BMDHS, deniz hukukunun tek kaynağı değildir. Uluslararası teamül hukuku, özellikle Sözleşme’ye taraf olmayan devletler bakımından büyük önem taşımaktadır. BMDHS’de düzenlenen bazı kuralların aynı zamanda teamül hukuku niteliği kazandığı uluslararası yargı kararlarında kabul edilmektedir. Karasularının azami genişliği, kıta sahanlığı üzerindeki hakların kendiliğinden doğması ve deniz sınırlandırmasında hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılması gereği bu bağlamda değerlendirilebilir.

Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi ve tahkim mahkemelerinin kararları da deniz hukukunun gelişiminde belirleyici rol oynamaktadır. Bu kararlar özellikle “hakkaniyete uygun çözüm”, “ilgili kıyılar”, “ilgili alan”, “ilgili koşullar”, “kıyıların denize yansıması” ve “orantısızlık denetimi” gibi kavramların içeriğini somutlaştırmaktadır.

Türkiye, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir. Türkiye’nin güncel uluslararası beyanlarında da BMDHS’ye taraf olmayan devlet statüsü açıkça korunmaktadır. Bununla birlikte Türkiye, BMDHS’de yer alan ve uluslararası teamül hukuku niteliği kazanmış kurallarla, teamül hukukunun genel bağlayıcılığı çerçevesinde bağlıdır.

II. DENİZ YETKİ ALANLARININ BELİRLENMESİNDE ESAS ALINAN ÇİZGİLER

A. Esas Hat Kavramı

Esas hat, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı gibi deniz yetki alanlarının dış sınırlarının ölçülmeye başlandığı hukuki başlangıç çizgisidir. Bu nedenle esas hattın belirlenmesi, kıyı devletinin deniz yetki alanlarının coğrafi kapsamını doğrudan etkiler.

Esas hat, kıyı devletinin deniz alanlarını ölçmeye başladığı “sıfır noktası” olarak değerlendirilebilir. Ancak esas hat her durumda kıyının fiziksel görünümünü birebir takip etmez. Kıyının coğrafi yapısına göre normal esas hat, düz esas hat veya bu iki yöntemin birlikte kullanılması mümkündür.

B. Normal Esas Hat

BMDHS’nin 5. maddesine göre normal esas hat, kıyı devletinin resmen tanıdığı büyük ölçekli deniz haritalarında gösterilen kıyı boyunca düşük su çizgisidir. Düşük su çizgisi, gelgitin en düşük olduğu zamanda denizin ulaştığı kıyı çizgisini ifade eder.

Kıyıların düzenli ve fazla girintili çıkıntılı olmadığı durumlarda temel yöntem normal esas hattır. Deniz alanlarının genişliği, bu düşük su çizgisinden itibaren ölçülür.

Normal esas hat, kıyının doğal biçimini esas aldığı için coğrafi gerçekliğe en yakın ölçüm yöntemidir. Bununla birlikte gelgit hareketleri, kıyı erozyonu, kıyı dolguları ve deniz seviyesindeki değişiklikler bu çizginin zaman içinde değişmesine neden olabilir.

C. Düz Esas Hat

BMDHS’nin 7. maddesine göre kıyının derin biçimde girintili ve çıkıntılı olduğu veya kıyı boyunca yakın bir ada dizisinin bulunduğu yerlerde, uygun noktalar birleştirilerek düz esas hatlar çizilebilir.

Düz esas hat yöntemi, kıyının bütün küçük girinti ve çıkıntılarının takip edilmesi yerine, kıyı üzerindeki veya kıyıya yakın belirli noktaların düz çizgilerle birleştirilmesine dayanır. Bu yöntemin uygulanması sonucunda düz esas hattın kara tarafında kalan bazı deniz alanları iç sular rejimine girebilir.

Ancak düz esas hat çizme yetkisi sınırsız değildir. Çizgilerin kıyının genel yönünden önemli ölçüde sapmaması ve çizgilerin içinde kalan deniz alanlarının kara ülkesine yeterince bağlı olması gerekir. Düz esas hatlar, başka bir devletin karasularını açık denizden veya münhasır ekonomik bölgeden kesecek biçimde uygulanamaz.

Takımada devletleri bakımından BMDHS’de ayrıca takımada esas hatları düzenlenmiştir. Ancak yalnızca kıyılarının önünde adalar bulunan her devlet, takımada devleti sayılmaz. Takımada devleti rejimi esas olarak bütünüyle bir veya birden fazla takımadadan oluşan devletler için öngörülmüştür.

D. Koylar, Limanlar ve Nehir Ağızları

Kıyı çizgisinin belirlenmesinde koylar, liman tesisleri, nehir ağızları ve düşük su yükseltileri hakkında özel kurallar uygulanır.

Hukuki anlamda bir koyun ağzında kapatma çizgisi çekilebilmesi için BMDHS’de öngörülen yarım daire testinin ve kural olarak azami 24 deniz mili sınırının dikkate alınması gerekir. Liman sisteminin ayrılmaz bir parçasını oluşturan en dıştaki daimî liman tesisleri de kıyının bir parçası kabul edilebilir.

Buna karşılık kıyıdan ayrı bulunan yapay adalar ve açık deniz tesisleri, doğal kara ülkesi gibi esas hat noktası oluşturmaz. Yapay adaların kendilerine ait karasuları bulunmadığı gibi bunların varlığı karasuları, münhasır ekonomik bölge veya kıta sahanlığı sınırlandırmasını da etkilemez.

E. İç Sular

İç sular, esas hattın kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Limanlar, hukuken kapatılmış koylar, nehir ağızları ve düz esas hatların kara tarafında kalan bazı deniz alanları iç sular kapsamında olabilir.

Kıyı devletinin iç sular üzerindeki yetkisi, kural olarak kara ülkesi üzerindeki egemenliği kadar kapsamlıdır. Devlet; yabancı gemilerin limana girişini düzenleyebilir, giriş iznine bağlayabilir veya belirli koşullarda reddedebilir. İç sularda genel bir zararsız geçiş hakkı bulunmamaktadır.

Bunun istisnası, daha önce iç su niteliğinde olmayan bir alanın düz esas hat çizilmesi sonucunda iç su hâline gelmesidir. BMDHS’nin 8. maddesine göre böyle bir durumda yabancı gemilerin daha önce sahip olduğu zararsız geçiş hakkı devam edebilir.

III. ULUSAL EGEMENLİĞE TABİ DENİZ ALANLARI

A. Karasuları

1. Hukuki Statüsü ve Genişliği

Karasuları, kıyı devletinin kara ülkesine ve iç sularına bitişik deniz kuşağıdır. Kıyı devletinin egemenliği karasularına, karasularının üzerindeki hava sahasına, deniz yatağına ve toprak altına kadar uzanır.

BMDHS’nin 3. maddesine göre her devlet, karasularının genişliğini esas hatlardan itibaren azami 12 deniz miline kadar belirleme hakkına sahiptir. Bitişik bölgenin dış sınırı ise esas hatlardan itibaren en fazla 24 deniz miline ulaşabilir.

Karasuları üzerinde “egemen hak” değil, doğrudan doğruya egemenlik söz konusudur. Bununla birlikte kıyı devletinin egemenliği mutlak değildir. Yabancı gemilerin zararsız geçiş hakkı, karasularındaki egemenliğin uluslararası hukuk tarafından kabul edilen başlıca sınırlarından biridir.

Türkiye’de karasularının genel genişliği 6 deniz milidir. Ancak Karasuları Kanunu, belirli denizler bakımından daha geniş karasuları belirlenebilmesine imkân tanımaktadır. Karadeniz ve Akdeniz’de fiilen 12 deniz mili, Ege Denizi’nde ise 6 deniz mili uygulaması bulunmaktadır. Ege Denizi’ndeki coğrafi özellikler ve karşılıklı kıyıların yakınlığı, karasularının genişliği meselesini Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel uyuşmazlık konularından biri hâline getirmektedir.

2. Karasularının Karşılıklı veya Bitişik Kıyılar Arasında Sınırlandırılması

Karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletler arasında karasularının sınırlandırılması, kural olarak eşit uzaklık veya orta hat yöntemiyle yapılır. BMDHS’nin 15. maddesine göre tarihî hak veya diğer özel koşullar farklı bir sınırlandırmayı gerekli kılmadıkça devletlerden hiçbiri, diğer devletin rızası olmadan orta hattın ötesine geçemez.

Burada “özel koşullar” kavramı; kıyıların şekli, kıyıya çok yakın adaların varlığı, seyrüsefer yolları veya tarihî haklar gibi unsurları kapsayabilir. Karasuları sınırlandırmasında orta hat kuralı, kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasına kıyasla daha güçlü bir başlangıç noktasıdır.

B. Zararsız Geçiş Hakkı

BMDHS’nin 17. maddesi uyarınca kıyısı bulunsun veya bulunmasın bütün devletlerin gemileri, yabancı bir devletin karasularından zararsız geçiş hakkına sahiptir. Geçişin sürekli ve çabuk olması gerekir. Durma ve demirleme ancak normal seyrüseferin gereği olması, mücbir sebep, tehlike veya yardım yükümlülüğü gibi hâllerde geçişin parçası sayılır.

Geçiş, kıyı devletinin barışına, düzenine veya güvenliğine zarar vermediği sürece zararsızdır. Yabancı geminin silah kullanması veya silah tatbikatı yapması, istihbarat toplaması, propaganda faaliyetinde bulunması, uçak veya askerî cihaz indirip kaldırması, balıkçılık yapması, ciddi kirliliğe yol açması, araştırma veya ölçüm faaliyetinde bulunması ya da geçişle doğrudan ilgili olmayan başka bir faaliyete girişmesi geçişin zararsız niteliğini ortadan kaldırabilir.

Kıyı devleti, zararsız olmayan geçişi önlemek için gerekli tedbirleri alabilir. Ayrıca güvenliğinin korunması için gerekli olduğu takdirde, ayrımcılık yapmamak ve önceden duyurmak koşuluyla karasularının belirli alanlarında zararsız geçişi geçici olarak askıya alabilir. Buna karşılık kıyı devleti, zararsız geçiş hakkını fiilen ortadan kaldıracak veya gemiler arasında ayrımcılık yaratacak düzenlemeler yapamaz.

Denizaltılar ve diğer su altı araçları, karasularından geçerken su yüzeyinde seyretmek ve bayraklarını göstermek zorundadır. Nükleer güçle çalışan veya tehlikeli madde taşıyan gemiler ise uluslararası anlaşmalarda öngörülen belgeleri taşımak ve özel tedbirlere uymakla yükümlüdür.

C. Bitişik Bölge

Bitişik bölge, karasularının ötesinde yer alan ve kıyı devletinin belirli konularda sınırlı denetim yetkisi kullandığı deniz alanıdır. BMDHS’nin 33. maddesine göre bitişik bölge, karasularının ölçüldüğü esas hatlardan itibaren 24 deniz milini aşamaz.

Kıyı devletinin bitişik bölgedeki yetkileri, karasularındaki egemenlikten farklıdır. Devlet bu alanda genel bir yasama, yürütme veya yargı yetkisine sahip değildir. Yalnızca ülkesinde veya karasularında gümrük, maliye, göç ve sağlık mevzuatının ihlal edilmesini önlemek veya bu alanlarda gerçekleşmiş ihlalleri cezalandırmak için gerekli denetimleri yapabilir.

Bitişik bölge, çoğu durumda aynı zamanda münhasır ekonomik bölgenin bir parçasıdır. Bu nedenle kıyı devletinin bitişik bölgedeki yetkileri ile MEB’deki egemen hakları aynı coğrafi alanda, ancak farklı hukuki nedenlere dayanarak kullanılabilir.

IV. EGEMEN HAKLARA VE FONKSİYONEL YETKİLERE TABİ DENİZ ALANLARI

A. Kıta Sahanlığı

1. Kavram ve Hukuki Tanım

Kıta sahanlığı, kıyı devletinin karasularının ötesinde bulunan deniz yatağı ve toprak altı üzerindeki haklarını ifade eder. BMDHS’nin 76. maddesine göre kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin doğal uzantısı boyunca kıta kenarının dış sınırına kadar uzanan deniz yatağı ve toprak altını kapsar. Kıta kenarının 200 deniz miline ulaşmadığı yerlerde ise kıta sahanlığı hukuken en az 200 deniz miline kadar uzanır.

Bu düzenleme sonucunda kıta sahanlığı hem jeolojik hem de hukuki bir kavram hâline gelmiştir. Kıyı devletinin kıta kenarı coğrafi olarak 200 deniz milinden daha kısa olsa bile hukuk gereğince 200 deniz miline kadar kıta sahanlığı hakkı bulunabilir.

Kıta kenarının 200 deniz milinin ötesine uzandığı durumlarda kıyı devleti, BMDHS’nin 76. maddesindeki teknik formüller ve azami sınırlar çerçevesinde 200 mil ötesi kıta sahanlığı iddiasında bulunabilir. Bu dış sınırların belirlenmesinde Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonuna bilimsel ve teknik veriler sunulması gerekir.

2. Kıta Sahanlığı Haklarının Niteliği

Kıyı devleti, kıta sahanlığının araştırılması ve doğal kaynaklarının işletilmesi amacıyla münhasır egemen haklara sahiptir. Bu haklar münhasırdır; kıyı devleti kıta sahanlığında araştırma veya işletme yapmasa bile başka bir devlet onun açık rızası olmadan bu faaliyetleri gerçekleştiremez.

Kıta sahanlığı üzerindeki haklar kendiliğinden ve başlangıçtan itibaren doğar. Bu hakların kazanılması için kıyı devletinin kıta sahanlığını ilan etmesi, fiilen işgal etmesi veya üzerinde faaliyette bulunması gerekmez.

Kıta sahanlığı hakları yalnızca deniz yatağı ve toprak altına ilişkindir. Deniz yatağının üzerindeki su kütlesinin hukuki statüsü bundan etkilenmez. Dolayısıyla kıta sahanlığının üzerindeki sular, kıyıya olan mesafeye göre MEB veya açık deniz rejimine tabi olabilir.

Kıta sahanlığının doğal kaynakları; deniz yatağı ve toprak altındaki petrol, doğal gaz ve mineraller gibi cansız kaynaklarla, hasat aşamasında deniz yatağına bağlı kalan veya deniz yatağıyla sürekli fiziksel temas hâlinde bulunan canlı organizmaları kapsar.

3. Kıta Sahanlığının 200 Deniz Milinin Ötesine Uzaması

Kıyı devletinin kıta kenarının doğal uzantısı 200 deniz milinin ötesine geçiyorsa dış kıta sahanlığı gündeme gelebilir. Bununla birlikte kıyı devletinin hak iddia edebileceği alan sınırsız değildir. BMDHS, kıta sahanlığının dış sınırını esas hatlardan itibaren 350 deniz mili veya 2.500 metre derinlik çizgisinden itibaren 100 deniz mili gibi teknik ölçütlerle sınırlandırmıştır.

Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonunun görevi, kıyı devletlerinin sunduğu bilimsel ve teknik verileri değerlendirmek ve dış sınırlar hakkında tavsiyelerde bulunmaktır. Komisyon devletler arasındaki deniz sınırlandırmasını yapmaz ve örtüşen egemenlik iddialarını çözmez.

B. Münhasır Ekonomik Bölge

1. Hukuki Niteliği ve Genişliği

Münhasır ekonomik bölge, karasularının ötesinde ve ona bitişik olan, kendine özgü bir hukuki rejime tabi deniz alanıdır. MEB, esas hatlardan itibaren 200 deniz milini aşamaz.

MEB ne karasularının bir devamı ne de bütünüyle açık denizdir. Bu alanda kıyı devleti belirli ekonomik faaliyetler ve kaynaklar üzerinde egemen haklara sahipken, diğer devletler seyrüsefer, uçuş ve denizaltı kablo ve boru hattı döşeme gibi belirli serbestliklerden yararlanmaya devam eder.

Karasularından farklı olarak MEB üzerinde tam egemenlik bulunmamaktadır. Kıyı devletinin yetkileri, Sözleşme’de belirlenen ekonomik ve fonksiyonel konularla sınırlıdır.

2. Kıyı Devletinin MEB’deki Hakları

Kıyı devleti, MEB’de deniz yatağı, toprak altı ve üzerindeki su kütlesinde bulunan canlı ve cansız doğal kaynakları araştırma, işletme, koruma ve yönetme konusunda egemen haklara sahiptir.

Bu haklar balıkçılık kaynaklarını, su kütlesindeki canlı kaynakları, petrol ve doğal gazı, deniz yatağındaki madenleri ve su, akıntı ve rüzgârdan enerji üretimini kapsar.

Kıyı devleti ayrıca MEB’de;

  • Yapay adaların, tesislerin ve yapıların kurulması ve kullanılması,
  • Deniz bilimsel araştırmaları,
  • Deniz çevresinin korunması ve muhafazası

konularında yargı yetkisine sahiptir. BMDHS’nin 56. maddesi, kıyı devletinin bu yetkilerini kullanırken diğer devletlerin hak ve yükümlülüklerini gerektiği şekilde gözetmesini zorunlu kılar.

Kıyı devleti, MEB’deki balıkçılık mevzuatına uyulmasını sağlamak amacıyla yabancı gemilere çıkma, denetleme, yakalama ve yargısal işlem başlatma gibi tedbirler alabilir. Bununla birlikte teminat gösterilmesi hâlinde gemi ve mürettebatın gecikmeksizin serbest bırakılması ve aksine bir anlaşma bulunmadıkça balıkçılık ihlalleri nedeniyle hapis cezası uygulanmaması gibi sınırlamalar bulunmaktadır.

3. Diğer Devletlerin MEB’deki Hakları

MEB’de kıyısı bulunsun veya bulunmasın bütün devletler, seyrüsefer ve uçuş serbestliğinden, denizaltı kablo ve boru hattı döşeme hakkından ve bu serbestliklerle bağlantılı diğer hukuka uygun deniz kullanımlarından yararlanır.

Bununla birlikte bu hakların kullanılması sınırsız değildir. Diğer devletler, kıyı devletinin BMDHS’ye uygun olarak sahip olduğu hakları ve kabul ettiği düzenlemeleri gözetmek zorundadır. Benzer şekilde kıyı devleti de kendi yetkilerini kullanırken diğer devletlerin seyrüsefer ve haberleşme serbestliklerini gereksiz biçimde engelleyemez.

MEB rejiminin temelinde, kıyı devletinin doğal kaynaklar üzerindeki münhasır hakları ile uluslararası toplumun seyrüsefer ve iletişim serbestlikleri arasında denge kurulması düşüncesi bulunmaktadır.

4. MEB’in İlan Edilmesi

Kıta sahanlığından farklı olarak MEB haklarının kullanılabilmesi için kıyı devletinin MEB rejimini açık biçimde kabul etmesi veya ilan etmesi gerektiği genel olarak kabul edilmektedir. Kıta sahanlığı hakları kendiliğinden doğarken MEB, kıyı devletinin hukuki işlemiyle kurulan bir deniz yetki alanıdır.

Ancak bir MEB ilanı, karşılıklı veya bitişik kıyıya sahip diğer devletlerin haklarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Deniz alanlarının 400 deniz milinden daha dar olduğu bölgelerde, karşılıklı kıyı devletlerinin 200 millik iddiaları örtüşeceğinden sınırlandırma yapılması gerekir.

C. Kıta Sahanlığı ile MEB Arasındaki Farklar

Kıta sahanlığı ile MEB çoğu zaman aynı coğrafi alanı kapsamakla birlikte hukuki bakımdan farklı kurumlardır.

Kıta sahanlığı yalnızca deniz yatağı ve toprak altına ilişkindir. MEB ise deniz yatağı, toprak altı ve üzerindeki su kütlesini kapsar. Bu nedenle balıkçılık gibi su kütlesindeki canlı kaynaklara ilişkin haklar MEB rejimine dayanırken petrol ve doğal gaz gibi deniz yatağı kaynaklarına ilişkin haklar hem MEB hem de kıta sahanlığı rejimi kapsamında değerlendirilebilir.

Kıta sahanlığı hakkı ilan gerektirmeden kendiliğinden doğar. MEB’in ise kıyı devleti tarafından ilan edilmesi veya iç hukukunda oluşturulması gerekir.

Kıta sahanlığı, belirli jeolojik ve teknik şartlarda 200 deniz milinin ötesine uzanabilir. MEB ise hiçbir durumda 200 deniz milini aşamaz.

MEB ilan edilmemiş olsa bile kıyı devletinin kıta sahanlığı hakları devam eder. Buna karşılık MEB ilanı, deniz yatağındaki kıta sahanlığı haklarını ortadan kaldırmaz; iki rejim aynı alanda birbirini tamamlayabilir.

V. ULUSLARARASI ALANLAR

A. Açık Denizler

Açık denizler, bir devletin iç suları, karasuları, takımada suları veya münhasır ekonomik bölgesi dışında kalan deniz alanlarıdır. Hiçbir devlet açık denizlerin herhangi bir bölümünü egemenliğine tabi tutamaz.

Açık denizler, kıyısı bulunsun veya bulunmasın bütün devletlerin kullanımına açıktır. Açık deniz serbestlikleri başlıca;

  • Seyrüsefer,
  • Uçuş,
  • Denizaltı kablo ve boru hattı döşeme,
  • Uluslararası hukuka uygun yapay ada ve tesis kurma,
  • Balıkçılık,
  • Bilimsel araştırma

serbestliklerini kapsar.

Bu serbestlikler, diğer devletlerin açık denizlerden yararlanma hakkı gerektiği şekilde gözetilerek kullanılmalıdır. Açık deniz serbestliği, denetimsiz veya hukukun uygulanmadığı bir alan anlamına gelmez.

Gemiler kural olarak açık denizlerde bayrağını taşıdıkları devletin münhasır yargı yetkisine tabidir. Her devlet, kendi bayrağını taşıyan gemiler üzerinde etkili idari, teknik ve sosyal denetim kurmakla yükümlüdür.

Bayrak devletinin münhasır yetkisinin korsanlık, köle ticareti, izinsiz yayın, tabiiyetsiz gemiler ve sıcak takip gibi istisnaları bulunmaktadır. Bu hâllerde başka devletlerin savaş gemileri belirli denetim veya müdahale yetkileri kullanabilir.

B. Uluslararası Deniz Yatağı: “Alan”

BMDHS’de “Alan”, ulusal yetki sınırlarının ötesinde bulunan deniz yatağı, okyanus tabanı ve bunların toprak altı olarak tanımlanmaktadır. Alan’ın üzerindeki su kütlesi açık deniz rejimine tabi olmakla birlikte, deniz yatağı ve kaynakları ayrı bir hukuki rejime bağlanmıştır.

Alan ve kaynakları “insanlığın ortak mirası” olarak kabul edilmektedir. Hiçbir devlet Alan’ın herhangi bir bölümü veya kaynakları üzerinde egemenlik ya da egemen hak iddia edemez. Devletler, gerçek kişiler ve şirketler Alan’daki kaynakları ancak BMDHS ve Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi tarafından kurulan sistem çerçevesinde kullanabilir.

Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi, BMDHS ve 1994 Uygulama Anlaşması uyarınca kurulmuş özerk bir uluslararası örgüttür. Otoritenin görevi, Alan’daki mineral kaynaklarına ilişkin faaliyetleri insanlığın tamamının yararına düzenlemek ve deniz çevresini derin deniz faaliyetlerinin zararlı etkilerinden korumaktır.

Alan, dünya okyanuslarının deniz yatağının çok önemli bir bölümünü kapsamaktadır. 2026 yılı itibarıyla Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi 171 devlet ile Avrupa Birliği olmak üzere 172 üyeye sahiptir. Buna karşılık Alan’da henüz ticari ölçekte derin deniz madenciliği faaliyeti başlamamış, mevcut faaliyetler ağırlıklı olarak arama ve bilimsel değerlendirme aşamasında kalmıştır.

Derin deniz madenciliği; polimetalik nodüller, kobalt bakımından zengin kabuklar ve deniz tabanı sülfürleri bakımından ekonomik fırsatlar sunmakla birlikte, deniz ekosistemlerinde geri dönüşü olmayan zararlara yol açma ihtimali nedeniyle ciddi hukuki ve çevresel tartışmalara konu olmaktadır.

VI. DENİZ YETKİ ALANLARININ SINIRLANDIRILMASI

A. Sınırlandırma Gereksiniminin Ortaya Çıkması

Bir kıyı devletinin deniz yetki alanlarına sahip olması ile bu alanların komşu devletlere karşı kesin sınırlarının belirlenmesi farklı hukuki meselelerdir.

Devletin kıta sahanlığı ve MEB hakkı kıyı coğrafyasından kaynaklanır. Ancak karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletlerin deniz alanı iddiaları örtüştüğünde, bu alanların hangi devlete ait olduğunun sınırlandırma yoluyla belirlenmesi gerekir.

Özellikle yarı kapalı denizlerde, adaların yoğun olduğu bölgelerde ve devletler arasındaki mesafenin 400 deniz milinden az olduğu alanlarda 200 millik MEB ve kıta sahanlığı iddiaları kaçınılmaz biçimde çakışır.

B. Hakkaniyete Uygun Çözüm İlkesi

BMDHS’nin 74. maddesi MEB’in, 83. maddesi ise kıta sahanlığının karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletler arasında uluslararası hukuka uygun bir anlaşmayla ve hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşacak biçimde sınırlandırılmasını öngörür.

Sözleşme, sınırlandırmada mutlaka eşit uzaklık yönteminin veya belirli bir matematiksel formülün uygulanmasını zorunlu kılmamıştır. Temel yükümlülük, hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılmasıdır.

Hakkaniyet, tarafların siyasal veya ekonomik durumlarına göre serbestçe değişebilen soyut bir adalet anlayışı değildir. Uluslararası yargı organları hakkaniyeti, hukuki kurallar ve objektif coğrafi ölçütler çerçevesinde uygulamaktadır.

C. “Kara Denize Hâkimdir” İlkesi

Deniz yetki alanlarının hukuki kaynağı kara ülkesidir. Bir devletin deniz alanı üzerindeki hakkı, kıyıya sahip olmasından ve kıyının denize doğru oluşturduğu hukuki izdüşümden kaynaklanır.

Bu nedenle uluslararası mahkemeler, sınırlandırma yapılırken öncelikle ilgili kıyıları ve bu kıyıların denize yansımalarının çakıştığı ilgili deniz alanını belirlemektedir.

Kıyıyla bağlantısı bulunmayan, yalnızca denizdeki faaliyetlere, tarihsel araştırmalara veya ekonomik beklentilere dayanan talepler tek başına deniz yetki alanı oluşturmaz.

D. Eşit Uzaklık ve Orta Hat

Eşit uzaklık çizgisi, üzerindeki her noktanın iki devletin esas hatlarındaki en yakın noktalara eşit uzaklıkta olduğu çizgidir. Karşılıklı kıyılar bakımından bu çizgi genellikle “orta hat” olarak adlandırılır.

Güncel uluslararası yargı içtihadında eşit uzaklık çizgisi çoğu sınırlandırmada başlangıç noktası olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte eşit uzaklık nihai sınır değildir. Kıyıların coğrafi yapısının hakkaniyetsiz bir sonuca yol açması hâlinde çizgi değiştirilebilir.

E. Üç Aşamalı Sınırlandırma Yöntemi

Uluslararası Adalet Divanı, özellikle 2009 tarihli Romanya–Ukrayna Karadeniz Deniz Sınırlandırması kararından itibaren üç aşamalı bir yöntem geliştirmiştir. Bu yöntem daha sonra UAD, ITLOS ve tahkim mahkemeleri tarafından birçok uyuşmazlıkta uygulanmıştır.

1. Geçici Eşit Uzaklık Çizgisinin Çizilmesi

İlk aşamada tarafların ilgili kıyılarındaki uygun esas noktalar kullanılarak geometrik ve objektif bir geçici eşit uzaklık çizgisi çizilir.

Bu aşamada hakkaniyet, kıyı uzunlukları veya diğer özel koşullar henüz değerlendirilmez. Amaç, sınırlandırma için tarafsız ve matematiksel bir başlangıç noktası oluşturmaktır.

2. İlgili Koşulların Değerlendirilmesi

İkinci aşamada geçici eşit uzaklık çizgisinin hakkaniyete uygun olmayan bir sonuç doğurup doğurmadığı incelenir. Hakkaniyet gerektiriyorsa çizgi kaydırılır veya düzeltilir.

İlgili koşullar her uyuşmazlığın özelliklerine göre belirlenir. Uygulamada başlıca ilgili koşullar şunlardır:

  • Kıyıların içbükey veya dışbükey yapısı,
  • Bir devletin kıyısının denize çıkışının kesilmesi,
  • Adaların konumu ve büyüklüğü,
  • İlgili kıyı uzunlukları arasındaki belirgin fark,
  • Kıyıya yakın küçük coğrafi oluşumların çizgiyi aşırı etkilemesi,
  • Bölgenin genel coğrafi yapısı,
  • Üçüncü devletlerin hakları.

Ekonomik durum, doğal kaynakların dağılımı, nüfus veya devletlerin gelişmişlik düzeyi ise kural olarak sınırlandırmayı belirleyen bağımsız bir ölçüt sayılmamaktadır. Bununla birlikte bir sınırlandırmanın bir devleti mevcut ve hayati doğal kaynaklarından tamamen mahrum bırakması gibi olağanüstü durumların değerlendirilmesi mümkündür.

3. Orantısızlık Denetimi

Üçüncü aşamada, düzeltilmiş sınır çizgisinin tarafların ilgili kıyı uzunluklarıyla kendilerine bırakılan deniz alanları arasında açık ve ağır bir orantısızlık yaratıp yaratmadığı kontrol edilir.

Bu aşamada matematiksel bir eşitlik aranmaz. Kıyı uzunluğu oranı ile deniz alanlarının oranı arasında belirgin ve açıklanamayacak bir dengesizlik bulunup bulunmadığı değerlendirilir.

Orantılılık ilkesi tek başına sınırlandırma yöntemi değildir. Birinci ve ikinci aşamalarda elde edilen sınırın hakkaniyetini doğrulayan nihai bir kontrol aracıdır.

UAD, üç aşamalı yöntemin BMDHS’de açıkça emredilmediğini, ancak objektif coğrafi ölçütlere dayandığı ve öngörülebilirlik sağladığı için mahkeme içtihadıyla geliştirildiğini belirtmektedir.

F. Adaların Sınırlandırmaya Etkisi

BMDHS’nin 121. maddesine göre doğal olarak oluşmuş, sularla çevrili ve yüksek su zamanında suyun üzerinde kalan kara parçaları ada sayılır. Kural olarak adalar da kara ülkesi gibi karasuları, bitişik bölge, MEB ve kıta sahanlığı oluşturabilir. Buna karşılık insan yerleşimini veya kendine ait ekonomik yaşamı sürdüremeyen kayalıkların MEB’i ve kıta sahanlığı bulunmaz.

Ancak bir adanın ilke olarak deniz alanı üretebilmesi, sınırlandırmada mutlaka ana kara ile aynı etkiye sahip olacağı anlamına gelmez.

Uluslararası mahkemeler, özellikle küçük ve karşı tarafın ana karasına yakın adalara bazen sınırlı etki vermekte, bazı durumlarda yalnızca karasuları bırakmakta veya adayı geçici eşit uzaklık çizgisinin oluşturulmasında dikkate almamaktadır.

Adalara verilecek etki belirlenirken;

  • Adanın büyüklüğü,
  • Nüfusu ve ekonomik yaşamı,
  • Ana karaya uzaklığı,
  • Karşı devletin kıyısına yakınlığı,
  • Kıyı uzunlukları,
  • Adanın sınırlandırma çizgisi üzerindeki bozucu etkisi,
  • Bir devletin kıyı projeksiyonunu kesip kesmediği

gibi unsurlar değerlendirilir.

Dolayısıyla uluslararası hukukta “adalar her durumda tam etki sahibidir” veya “adalar hiçbir şekilde kıta sahanlığı oluşturmaz” biçiminde mutlak bir kural bulunmamaktadır. Her ada, somut coğrafi bağlam içinde değerlendirilir.

G. Kıyıların Uzunluğu ve Coğrafyanın Üstünlüğü

Deniz sınırlandırmasının temel ölçütü coğrafyadır. İlgili kıyıların uzunluğu, yönü, birbirleriyle ilişkisi ve denize doğru oluşturdukları projeksiyonlar sınırlandırmanın merkezinde yer alır.

Bununla birlikte kıyı uzunlukları doğrudan doğruya deniz alanlarının aynı oranda bölüştürülmesini gerektirmez. Kıyı uzunluğu oranı, özellikle nihai orantısızlık denetiminde önem taşır.

Kıyının içbükey olması, geçici eşit uzaklık çizgisinin ilgili devleti denize doğru dar bir alana sıkıştırmasına ve kıyı projeksiyonunun kesilmesine yol açabilir. Uluslararası mahkemeler bu tür “kesilme etkisini” ilgili koşul olarak kabul ederek eşit uzaklık çizgisini düzeltebilmektedir.

H. Geçici Düzenlemeler ve Uyuşmazlığı Ağırlaştırmama Yükümlülüğü

BMDHS’nin 74 ve 83. maddelerine göre sınırlandırma anlaşması sağlanıncaya kadar taraflar, anlayış ve iş birliği ruhu içinde geçici nitelikte pratik düzenlemeler yapmaya çalışmalı ve nihai anlaşmaya ulaşılmasını tehlikeye düşürecek veya güçleştirecek hareketlerden kaçınmalıdır.

Bu kapsamda devletler;

  • Ortak geliştirme bölgeleri kurabilir,
  • Petrol ve doğal gaz gelirlerini paylaşabilir,
  • Balıkçılık faaliyetlerini birlikte düzenleyebilir,
  • Ortak bilimsel araştırmalar yapabilir,
  • Arama ve sondaj faaliyetlerini geçici olarak sınırlandırabilir.

Bu tür düzenlemeler nihai sınırlandırmaya halel getirmez. Taraflardan birinin geçici iş birliği anlaşması yapması, karşı tarafın egemenlik iddiasını kabul ettiği anlamına gelmez.

VII. UYUŞMAZLIK ÇÖZÜM MEKANİZMALARI

A. Müzakere

Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında temel yöntem, ilgili devletlerin anlaşmasıdır. BMDHS’nin 74 ve 83. maddeleri de öncelikle uluslararası hukuka dayanan bir anlaşmayla hakkaniyete uygun çözüme ulaşılmasını öngörmektedir.

Müzakere sonucunda belirlenen sınır, tarafların karşılıklı rızasına dayandığı için kural olarak hakkaniyete uygun kabul edilir. Ancak anlaşma, üçüncü devletlerin mevcut veya muhtemel haklarını etkileyemez.

B. Arabuluculuk, Uzlaştırma ve Tahkim

Taraflar, üçüncü bir devletin veya uluslararası kuruluşun arabuluculuğuna başvurabilir. BMDHS kapsamında ihtiyari veya belirli uyuşmazlıklarda zorunlu uzlaştırma mekanizmaları da bulunmaktadır.

Tahkim, deniz hukuku uyuşmazlıklarında sık kullanılan bir yöntemdir. BMDHS’nin VII numaralı eki uyarınca kurulan tahkim mahkemeleri genel deniz hukuku uyuşmazlıklarını; VIII numaralı ek kapsamındaki özel tahkim ise balıkçılık, çevrenin korunması, bilimsel araştırma ve seyrüsefer gibi teknik uyuşmazlıkları ele alabilir.

C. Uluslararası Adalet Divanı

Uluslararası Adalet Divanı, ancak uyuşmazlığın tarafı olan devletlerin yargı yetkisini kabul etmesi hâlinde karar verebilir. Bu kabul özel anlaşma, bir antlaşmadaki yargı şartı veya UAD Statüsü’nün 36. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında yapılan zorunlu yargı beyanı yoluyla gerçekleşebilir.

Divan, Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı, Libya–Malta, Katar–Bahreyn, Romanya–Ukrayna, Nikaragua–Kolombiya, Peru–Şili, Somali–Kenya ve diğer birçok davada deniz sınırlandırması hukukunun gelişimine yön vermiştir.

D. Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi

Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi, BMDHS ile kurulmuş ve merkezi Hamburg’da bulunan sürekli bir uluslararası yargı organıdır. Mahkeme, Sözleşme’nin yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıkları karara bağlayabilir.

ITLOS’un yargı yetkisi; deniz sınırlandırmasının yanı sıra tutuklu gemi ve mürettebatın gecikmeksizin serbest bırakılması, geçici tedbirler ve uluslararası deniz yatağı faaliyetlerine ilişkin uyuşmazlıkları da kapsamaktadır.

Bangladeş–Myanmar davasında ITLOS, hem 200 deniz mili içindeki hem de belirli koşullarla 200 deniz milinin ötesindeki kıta sahanlığını sınırlandırmış ve üç aşamalı yöntemi uygulamıştır. Bu karar, dış kıta sahanlığının sınırlandırılması bakımından önemli bir içtihat oluşturmuştur.

E. BMDHS’nin Zorunlu Uyuşmazlık Çözüm Sistemi

BMDHS’nin XV. Bölümü, devletlerin Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıklarını barışçıl yollarla çözme yükümlülüğünü düzenlemektedir. Devletler ITLOS, UAD, Ek VII tahkimi veya belirli teknik konularda Ek VIII özel tahkimi arasında seçim yapabilir.

Tarafların aynı usulü kabul etmemiş olması hâlinde kural olarak Ek VII tahkimi devreye girer. Bununla birlikte deniz sınırlandırması, tarihî körfezler, askerî faaliyetler ve bazı kolluk faaliyetleri bakımından devletlerin BMDHS’nin 298. maddesi uyarınca zorunlu yargı yetkisinin dışında kalmayı tercih etmesi mümkündür.

Türkiye BMDHS’ye taraf olmadığı için Sözleşme’nin XV. Bölümündeki zorunlu uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına taraf devlet sıfatıyla tabi değildir. Türkiye’nin bir deniz sınırlandırması uyuşmazlığını UAD, ITLOS veya tahkime götürmesi, ilgili devletle özel bir yetki anlaşması yapılmasını veya başka bir hukuki rıza temelinin bulunmasını gerektirir.

DEĞERLENDİRME

Deniz yetki alanları hukuku, kıyı devletinin deniz üzerindeki yetkileri ile uluslararası toplumun seyrüsefer, haberleşme ve doğal kaynaklardan yararlanma menfaatleri arasında hassas bir denge kurmaktadır. Bu sistem içerisinde iç sular ve karasuları kıyı devletinin egemenliğine tabi iken, bitişik bölgede yalnızca belirli konularla sınırlı denetim yetkileri söz konusudur. Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgede ise tam egemenlikten değil, doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesine yönelik münhasır egemen haklardan ve belirli fonksiyonel yetkilerden bahsedilmektedir. Açık denizler ile ulusal yetki sınırları dışındaki deniz yatağı ise hiçbir devletin tek taraflı egemenliğine konu olamayacak uluslararası alanlardır.

Deniz yetki alanlarının genişliği kadar, karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletler arasında nasıl sınırlandırılacağı da önem taşımaktadır. Güncel uluslararası hukuk uygulamasında sınırlandırmanın temel amacı, mekanik bir eşitlik sağlamak değil, kıyıların coğrafi özellikleri ve somut olayın ilgili koşulları dikkate alınarak hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşmaktır. Bu doğrultuda geçici eşit uzaklık çizgisinin oluşturulması, ilgili koşullara göre düzeltilmesi ve ortaya çıkan sonucun orantısızlık denetimine tabi tutulması, uluslararası yargı organlarının yerleşik yaklaşımı hâline gelmiştir.

Adaların sınırlandırmadaki etkisi de önceden ve soyut biçimde belirlenememektedir. Adalar kural olarak deniz yetki alanı üretebilmekle birlikte; büyüklükleri, konumları, karşı devletin ana kara kıyılarına yakınlıkları ve sınırlandırma üzerindeki bozucu etkileri nedeniyle somut olayın özelliklerine göre tam, sınırlı veya kimi durumlarda yalnızca karasularıyla sınırlı bir etkiye sahip olabilmektedir.

Sonuç olarak deniz yetki alanlarının belirlenmesi ve sınırlandırılması, yalnızca deniz mili hesabına veya tek bir coğrafi unsura indirgenemeyecek kadar karmaşık bir hukuki süreçtir. Esas hatların doğru tespiti, deniz alanlarının hukuki niteliklerinin birbirinden ayrılması, kıyı devletinin yetkilerinin sınırlarının belirlenmesi ve komşu devletlerin haklarının gözetilmesi gerekir. Bu nedenle özellikle yarı kapalı denizlerde ortaya çıkan uyuşmazlıkların, tek taraflı işlemler yerine müzakere, geçici ortak düzenlemeler ve gerektiğinde uluslararası yargı ya da tahkim mekanizmaları yoluyla çözülmesi, denizlerde hukuki güvenliğin ve bölgesel istikrarın sağlanması bakımından en uygun yöntemdir.

 

Leave a Reply

Call Now Button