Single Blog Title

This is a single blog caption

DENİZ ÇEVRE HUKUKU VE GÜNCEL SORUNLAR

DENİZ ÇEVRE HUKUKU VE GÜNCEL SORUNLAR

I. GİRİŞ

Denizler; iklim sisteminin dengelenmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması, uluslararası taşımacılık, enerji üretimi, balıkçılık, turizm ve kıyı toplumlarının ekonomik yaşamı bakımından vazgeçilmez öneme sahiptir. Bununla birlikte deniz çevresi; gemi kaynaklı deşarjlar, petrol ve kimyasal madde kazaları, karasal atıklar, plastikler, atık sular, tarımsal kirlilik, atmosferik emisyonlar, deniz yatağı faaliyetleri, aşırı avlanma ve iklim değişikliği gibi birbirinden farklı fakat çoğu zaman birbiriyle bağlantılı baskılara maruz kalmaktadır.

Deniz kirliliğinin sınır aşan niteliği, meselenin yalnızca devletlerin iç hukuklarıyla çözülebilmesini olanaksız hâle getirmektedir. Bir devletin kara ülkesinde veya deniz yetki alanında ortaya çıkan kirlilik, akıntılar, atmosferik taşınım ve canlı türlerinin hareketleri yoluyla başka devletlerin kıyılarına veya ulusal yetki sınırları dışında kalan alanlara ulaşabilmektedir. Bu nedenle deniz çevre hukukunun merkezinde devletlerin kendi doğal kaynaklarından yararlanma hakkı ile deniz çevresini koruma ve diğer devletlere zarar vermeme yükümlülüğü arasındaki denge bulunmaktadır.

Deniz çevre hukuku, yalnızca kirliliğin meydana gelmesinden sonra uygulanacak tazminat ve sorumluluk kurallarından ibaret değildir. Günümüzde bu hukuk dalının temel amacı; çevresel zararın henüz ortaya çıkmadan önlenmesi, risklerin bilimsel yöntemlerle değerlendirilmesi, ihtiyatlılık ilkesinin uygulanması, kirletenin maliyete katlanması ve devletler arasında bilgi paylaşımı ile iş birliğinin sağlanmasıdır.

Bu çalışma kapsamında deniz çevre hukukunun kavramsal temelleri, başlıca uluslararası düzenlemeleri, devletlerin yükümlülükleri, gemi ve kara kaynaklı kirlilik rejimleri, hukuki sorumluluk esasları ile plastik kirliliği, iklim değişikliği, deniz taşımacılığının karbonsuzlaştırılması ve derin deniz madenciliği gibi güncel sorunlar incelenecektir.

II. DENİZ ÇEVRE HUKUKUNUN KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ

Deniz çevre hukuku, denizlerin ve kıyı alanlarının korunmasını, deniz kirliliğinin önlenmesini, azaltılmasını ve kontrol altına alınmasını amaçlayan ulusal, bölgesel ve uluslararası hukuk kurallarının bütünüdür. Bu alan; uluslararası deniz hukuku, çevre hukuku, idare hukuku, ceza hukuku, ticaret hukuku ve sorumluluk hukukuyla yakın ilişki içindedir.

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, deniz çevresinin kirlenmesini; insanlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak deniz çevresine madde ya da enerji bırakılması sonucunda canlı kaynaklara zarar verilmesi, insan sağlığının tehlikeye düşürülmesi, deniz faaliyetlerinin engellenmesi, deniz suyunun kullanım kalitesinin bozulması veya denizin sunduğu olanakların azalması gibi zararlı sonuçların ortaya çıkması ya da çıkmasının muhtemel olması şeklinde ele almaktadır.

Bu tanım, kirliliği yalnızca denize katı veya sıvı atık bırakılmasıyla sınırlandırmamaktadır. Isı, gürültü, sera gazları, radyoaktif maddeler, yabancı türlerin taşınması ve teknolojik faaliyetlerden doğan diğer etkiler de koşulları bulunduğunda deniz çevresi kirliliği kapsamında değerlendirilebilir.

Deniz çevre hukukunun temel özelliklerinden biri, deniz ekosisteminin bütüncül biçimde korunmasını gerektirmesidir. Kirlilik kaynağının kara, gemi, hava, boru hattı, kıyı tesisi veya deniz yatağı faaliyeti olması hukuki rejimi etkileyebilmekle birlikte, ortaya çıkan çevresel sonuçlar çoğu zaman aynı ekosistem üzerinde birleşmektedir. Bu nedenle yalnızca kirleticinin kaynağına odaklanan parçalı düzenlemeler yerine, deniz havzasını ve kıyı alanlarını birlikte değerlendiren bütünleşik yönetim modellerine ihtiyaç bulunmaktadır.

III. DENİZ ÇEVRE HUKUKUNUN TEMEL İLKELERİ

A. Önleme İlkesi

Önleme ilkesi, çevre hukukunun temelini oluşturmaktadır. Çevresel zararın meydana geldikten sonra tamamen giderilmesi çoğu zaman mümkün olmadığından, devletler ve faaliyet sahipleri öncelikle zararın ortaya çıkmasını engellemekle yükümlüdür.

Bir petrol sızıntısının temizlenmesi veya kirlenen bir kıyının rehabilite edilmesi mümkün olsa bile, yok olan canlı türlerinin, zarar gören üreme alanlarının veya uzun yıllar boyunca deniz tabanında biriken ağır metallerin etkilerinin tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmayabilir. Bu nedenle izin, denetim, teknik standart, risk analizi ve acil müdahale planları önleme ilkesinin araçlarını oluşturmaktadır.

BMDHS’nin 194. maddesi, devletlerin deniz çevresinin herhangi bir kaynaktan kirlenmesini önlemek, azaltmak ve kontrol etmek için gerekli bütün tedbirleri almalarını istemektedir. Devletler ayrıca kendi yetki veya kontrolleri altındaki faaliyetlerin başka devletlere ve onların çevresine zarar vermemesini ve kirliliğin egemen hak kullandıkları alanların dışına yayılmamasını sağlamakla yükümlüdür.

B. İhtiyatlılık İlkesi

İhtiyatlılık ilkesi, bir faaliyet ile çevresel zarar arasındaki bilimsel ilişkinin tam olarak ispatlanmamış olmasının koruyucu önlemlerin ertelenmesi için gerekçe oluşturamayacağını ifade eder.

Özellikle derin deniz madenciliği, mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri, okyanus asitlenmesi ve yeni teknolojilerin deniz ekosistemine etkileri bakımından ciddi bilimsel belirsizlikler bulunmaktadır. Bu tür hâllerde kesin zarar kanıtı beklemek, geri döndürülemez sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilir.

İhtiyatlılık ilkesi bütün ekonomik faaliyetlerin yasaklanmasını gerektirmez. İlkenin gereği; risklerin bilimsel şekilde değerlendirilmesi, alternatiflerin incelenmesi, kademeli izin verilmesi, izleme yapılması ve gerektiğinde faaliyetin sınırlandırılması veya durdurulmasıdır.

C. Kirleten Öder İlkesi

Kirleten öder ilkesi, çevresel kirliliğin önlenmesi, kontrolü, temizlenmesi ve zararların giderilmesi için ortaya çıkan maliyetlerin toplumun geneline değil, kirliliğe neden olan kişiye yüklenmesini amaçlar.

Deniz kirliliği bakımından bu ilke; temizleme masraflarının, doğal kaynak zararlarının, balıkçılık ve turizm kayıplarının, kıyı tesislerinin zararlarının ve gerekli rehabilitasyon giderlerinin sorumlu kişiden talep edilmesine dayanak oluşturur.

Bununla birlikte kirleten öder ilkesi, kişiye belirli bir bedeli ödemek suretiyle çevreyi kirletme hakkı vermez. Önleme yükümlülüğü devam eder. Tazminat ve mali sorumluluk, önleyici yükümlülüklerin yerine geçmez; bunları tamamlar.

D. Sınır Aşan Zarar Vermeme İlkesi

Devletler, kendi ülkeleri ve yetki alanları içindeki faaliyetleri serbestçe düzenleme hakkına sahip olmakla birlikte, bu faaliyetlerin diğer devletlerin ülkesine veya uluslararası alanlara ciddi çevresel zarar vermesini önlemek zorundadır.

Bu ilke, egemenliğin çevresel sorumlulukla birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Bir devletin doğal kaynaklarını işletme hakkı, deniz çevresini koruma yükümlülüğünden bağımsız değildir. BMDHS, devletlerin kendi çevre politikaları çerçevesinde doğal kaynaklarını işletme hakkını tanımakta; ancak bu hakkı deniz çevresini koruma ve muhafaza etme yükümlülüğüyle birlikte düzenlemektedir.

E. Çevresel Etki Değerlendirmesi

Deniz çevresinde önemli kirlenmeye veya ciddi ve zararlı değişikliklere yol açması muhtemel faaliyetler bakımından çevresel etki değerlendirmesi yapılması gerekir.

BMDHS’nin 206. maddesi uyarınca devletler, kendi yetki veya kontrolleri altındaki planlanan faaliyetlerin deniz çevresinde önemli kirlenme ya da ciddi zararlı değişiklikler meydana getirebileceğine ilişkin makul sebepler bulunduğunda, mümkün olduğu ölçüde bu faaliyetlerin muhtemel etkilerini değerlendirmekle yükümlüdür.

Çevresel etki değerlendirmesi yalnızca formalite niteliğinde bir izin belgesi olmamalıdır. Projenin kümülatif etkileri, alternatif yer ve yöntemler, acil durum senaryoları, iklim değişikliği üzerindeki etkiler ve faaliyet sonrasında yapılacak izleme çalışmaları da değerlendirilmelidir.

F. İş Birliği ve Bilgi Verme Yükümlülüğü

Deniz kirliliğinin sınır aşan niteliği, devletlerin küresel ve bölgesel iş birliği yapmasını zorunlu kılmaktadır. BMDHS’nin 197. maddesi, devletlerin deniz çevresinin korunması için küresel veya bölgesel düzeyde iş birliği yapmasını öngörmektedir.

Bir devlet deniz çevresinin yakın bir zarar tehlikesi altında olduğunu veya kirlilik nedeniyle zarar gördüğünü öğrendiğinde, etkilenmesi muhtemel devletlere ve ilgili uluslararası kuruluşlara gecikmeksizin bildirimde bulunmalıdır.

Bu yükümlülük özellikle petrol tankerleri kazaları, deniz altı boru hattı hasarları, nükleer veya kimyasal madde taşımacılığı ve sınır aşan kıyı tesisleri bakımından önemlidir.

IV. ULUSLARARASI HUKUKTA DENİZ ÇEVRESİNİN KORUNMASI

A. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi

BMDHS’nin XII. Kısmı, deniz çevresinin korunması ve muhafaza edilmesine ayrılmıştır. Sözleşme’nin 192. maddesi, devletlerin deniz çevresini koruma ve muhafaza etme konusunda genel bir yükümlülüğünün bulunduğunu açıkça düzenlemektedir.

Bu genel yükümlülük; gemilerden, kara kökenli kaynaklardan, atmosferden, deniz yatağı faaliyetlerinden, atıkların denize boşaltılmasından ve deniz ortamında kullanılan tesislerden kaynaklanan kirliliği kapsamaktadır.

BMDHS, devletlere yalnızca kendi ülkelerindeki kirlenmeyi önleme görevi yüklememekte; kirliliğin bir alandan başka bir alana taşınmaması veya bir kirlilik türünün başka bir kirlilik türüne dönüştürülmemesi yükümlülüğünü de getirmektedir. Örneğin bir kirleticinin deniz yüzeyinden kimyasal maddelerle dibe çöktürülmesi, kirliliğin ortadan kaldırılması değil, zarar riskinin başka bir çevresel ortama aktarılması anlamına gelebilir.

B. MARPOL Sözleşmesi ve Gemi Kaynaklı Kirlilik

Gemi kaynaklı deniz kirliliğinin önlenmesindeki temel uluslararası düzenleme, Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’dir. MARPOL; petrol, zararlı sıvı maddeler, paketlenmiş zararlı maddeler, pis su, çöp ve gemilerden kaynaklanan hava kirliliği bakımından teknik ve operasyonel standartlar öngörmektedir.

BMDHS’nin 211. maddesi de devletlerin yetkili uluslararası kuruluş aracılığıyla gemilerden kaynaklanan kirliliğin önlenmesine ilişkin uluslararası kurallar ve standartlar oluşturmasını öngörmektedir. Bayrak devletlerinin kendi bayrağını taşıyan gemiler bakımından kabul edeceği düzenlemelerin, genel kabul görmüş uluslararası kurallardan daha düşük etkili olmaması gerekir.

MARPOL rejiminde geminin tasarımı, yapımı, donanımı, işletilmesi, atık kayıtları, yakıt kalitesi ve liman atık kabul tesisleri birlikte ele alınmaktadır. Böylece yalnızca yasa dışı deşarjın cezalandırılması değil, kirliliğe yol açan teknik ve operasyonel risklerin baştan azaltılması amaçlanmaktadır.

C. Kara Kökenli Kirlilik

Deniz kirliliğinin önemli bir bölümü nehirler, kanalizasyon sistemleri, tarımsal akış, sanayi tesisleri, kıyı şehirleri ve atık depolama alanları gibi kara kökenli kaynaklardan doğmaktadır.

BMDHS’nin 207. maddesi, devletlerin nehirler, haliçler, boru hatları ve denize deşarj yapıları dâhil olmak üzere kara kökenli kirliliği önlemek, azaltmak ve kontrol etmek amacıyla ulusal düzenlemeler kabul etmesini öngörür. Düzenlemelerin özellikle kalıcı, zehirli ve zararlı maddelerin deniz ortamına salınmasını mümkün olan en düşük düzeye indirmesi gerekir.

Kara kaynaklı kirliliğin denetlenmesi gemi kaynaklı kirliliğe kıyasla daha güçtür. Çünkü kirlilik çok sayıda küçük kaynaktan doğabilir ve kirleticinin denize ulaştığı an ile ilk kaynağı arasındaki bağlantının kurulması zor olabilir. Bu nedenle nehir havzası yönetimi, atık su arıtma sistemleri, tarım politikaları ve kıyı planlaması deniz çevre hukukunun ayrılmaz parçalarıdır.

D. Bölgesel Koruma Sistemleri

Denizlerin coğrafi, ekolojik ve ekonomik özellikleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle küresel sözleşmelerin yanında bölgesel sözleşme sistemleri geliştirilmiştir.

Türkiye, Akdeniz bakımından Barselona Sözleşmesi, Karadeniz bakımından ise Bükreş Sözleşmesi sistemleri içinde yer almaktadır. Bu bölgesel düzenlemeler, deniz kirliliğinin önlenmesi, kara kökenli kirleticilerin azaltılması, özel koruma alanlarının oluşturulması, acil durumlarda iş birliği ve bölgesel izleme programlarının yürütülmesi bakımından ortak yükümlülükler öngörmektedir.

Bölgesel iş birliğinin önemi özellikle kapalı ve yarı kapalı denizlerde daha belirgindir. Marmara, Karadeniz ve Akdeniz gibi su değişiminin sınırlı olduğu veya yoğun kıyı nüfusunun bulunduğu denizlerde bir devletin tek başına aldığı önlemler yeterli olmayabilir.

V. DENİZ KİRLİLİĞİNDE SORUMLULUK VE TAZMİNAT

BMDHS’nin 235. maddesi, devletlerin deniz çevresinin korunmasına ilişkin uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmekten sorumlu olduğunu ve uluslararası hukuka göre sorumluluklarının doğabileceğini düzenlemektedir. Devletler ayrıca kendi hukuk sistemlerinde, kendi yetkileri altındaki gerçek veya tüzel kişilerin yol açtığı deniz kirliliği zararları için hızlı ve yeterli tazminat yolları oluşturmalıdır.

Deniz kirliliği zararlarında sorumluluk rejimi, kirlenmenin kaynağına göre farklılaşmaktadır. Petrol tankerlerinden kaynaklanan zararlar, bunker yakıtı kirliliği, tehlikeli maddelerin taşınması, kıyı tesisleri ve kara kaynaklı faaliyetler farklı uluslararası ve ulusal düzenlemelere tabi olabilir.

Sorumluluk bakımından en önemli sorunlardan biri zararın kapsamının belirlenmesidir. Geleneksel yaklaşım, temizleme masrafları ile ekonomik kayıplara odaklanmıştır. Ancak modern çevre hukukunda doğal kaynakların ve ekosistem hizmetlerinin kaybının da tazmin edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Bir kıyının kirlenmesi sonucunda yalnızca sahilin temizlenme maliyeti doğmaz. Balıkçılık faaliyetleri kesintiye uğrayabilir, turizm gelirleri azalabilir, canlıların üreme alanları zarar görebilir ve ekosistemin kendini yenileme kapasitesi uzun süre ortadan kalkabilir. Bu nedenle çevresel zararın hesaplanmasında ekolojik rehabilitasyon maliyetleri ve geçici doğal kaynak kayıpları da dikkate alınmalıdır.

Türkiye’de deniz kirliliği bakımından 2872 sayılı Çevre Kanunu ile 5312 sayılı Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Acil Durumlarda Müdahale ve Zararların Tazmini Esaslarına Dair Kanun önem taşımaktadır.

5312 sayılı Kanun kapsamında kıyı tesislerinin acil müdahale planı hazırlama ve mali sorumluluk sigortası yaptırma yükümlülükleri bulunmaktadır. Petrol veya kimyasal madde döküntülerine müdahale, ilgili Kanun ve uygulama yönetmeliği çerçevesinde yürütülmektedir.

VI. GÜNCEL DENİZ ÇEVRESİ SORUNLARI

A. Plastik ve Mikroplastik Kirliliği

Plastik kirliliği, günümüzde deniz çevresinin karşılaştığı en önemli küresel sorunlardan biridir. Plastikler dayanıklı yapıları nedeniyle doğada uzun süre kalmakta, zamanla daha küçük parçalara ayrılarak mikroplastik ve nanoplastiklere dönüşmektedir.

Plastik atıklar deniz canlıları tarafından yutulabilmekte, hayvanların dolaşmasına ve boğulmasına neden olabilmekte ve gıda zincirine girebilmektedir. Mikroplastikler yalnızca deniz yüzeyinde değil, kıyı kumlarında, su sütununda, deniz tabanında ve canlı dokularında da bulunabilmektedir.

Plastik kirliliğinin hukuki açıdan en güç yönü, sorunun ürünün bütün yaşam döngüsüyle bağlantılı olmasıdır. Sadece atığın denize atılmasının yasaklanması yeterli değildir. Plastik üretimi, tasarım, ambalaj, tüketim, toplama, geri dönüşüm, ihracat ve atık yönetimi birlikte düzenlenmelidir.

Birleşmiş Milletler Çevre Asamblesinin 2022 tarihli kararı doğrultusunda, deniz çevresi dâhil plastik kirliliği konusunda hukuken bağlayıcı küresel bir belge hazırlanması amacıyla müzakereler yürütülmektedir. Şubat 2026 tarihinde gerçekleştirilen INC-5.3 oturumunda başkanlık seçimi gibi idari konular ele alınmış, esaslı müzakereler yapılmamış ve süreç sonraki oturumlara bırakılmıştır.

Küresel plastik sözleşmesi tartışmalarının merkezinde üretimin sınırlandırılması, tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, kimyasal katkı maddelerinin denetlenmesi, finansman, gelişmekte olan ülkelere destek ve karar alma usulleri bulunmaktadır.

B. İklim Değişikliği ve Okyanusların Korunması

İklim değişikliği deniz çevresini farklı şekillerde etkilemektedir. Deniz suyu sıcaklığının artması, okyanus asitlenmesi, oksijen kaybı, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı erozyonu ve canlı türlerinin dağılımının değişmesi bu etkiler arasındadır.

İklim değişikliğinin deniz hukuku bakımından en önemli sonuçlarından biri, sera gazı emisyonlarının deniz çevresinin kirlenmesi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği meselesidir.

Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi, 21 Mayıs 2024 tarihli danışma görüşünde iklim değişikliğinin deniz çevresine etkileri konusunda devletlerin BMDHS’den kaynaklanan yükümlülüklerini değerlendirmiştir. Mahkeme, görüşü oy birliğiyle vermiş ve iklim değişikliğinin deniz çevresine verdiği zararların Sözleşme kapsamında ele alınabileceğini ortaya koymuştur.

Bu yaklaşım, deniz çevresinin korunmasına ilişkin genel yükümlülüklerin iklim değişikliğine uygulanması bakımından önemli bir gelişmedir. Devletlerin yalnızca Paris Anlaşması kapsamındaki taahhütleriyle yetinmeyip, BMDHS uyarınca deniz çevresini koruma amacıyla gerekli özeni göstermeleri gerektiği yönündeki görüş güçlenmiştir.

İklim değişikliği ayrıca deniz yetki alanlarının geleceğini de etkilemektedir. Deniz seviyesinin yükselmesi sonucunda esas hatların ve küçük ada devletlerinin kara alanlarının değişmesi, karasuları, MEB ve kıta sahanlığı sınırlarının hukuki istikrarı konusunda yeni tartışmalar doğurmaktadır.

C. Deniz Taşımacılığından Kaynaklanan Sera Gazı Emisyonları

Uluslararası deniz taşımacılığı, küresel ticaretin temel taşı olmakla birlikte ciddi miktarda sera gazı emisyonuna neden olmaktadır. Bu nedenle gemilerin enerji verimliliğinin artırılması ve düşük ya da sıfır karbonlu yakıtlara geçiş deniz çevre hukukunun önemli konularından biri hâline gelmiştir.

IMO’nun 2023 Sera Gazı Stratejisi, uluslararası deniz taşımacılığından kaynaklanan net sera gazı emisyonlarının 2050 yılı civarında sıfırlanmasını hedeflemektedir. Stratejide 2030 ve 2040 yılları için ara hedefler ile 2030 yılına kadar sıfır veya sıfıra yakın emisyonlu yakıt ve teknolojilerin kullanım payına ilişkin hedefler yer almaktadır.

1 Ocak 2023 tarihinden itibaren gemiler için Enerji Verimliliği Mevcut Gemi Endeksi ile yıllık operasyonel karbon yoğunluğu göstergesi ve derecelendirmesi zorunlu hâle gelmiştir. Bu düzenlemeler kapsamında gemiler A’dan E’ye kadar enerji verimliliği derecesi alabilmektedir.

IMO Net-Sıfır Çerçevesi olarak adlandırılan düzenleme paketi; deniz yakıtlarının yaşam döngüsü sera gazı yoğunluğunu kademeli olarak azaltacak küresel bir yakıt standardı ile emisyon fiyatlandırma mekanizmasını bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Taslak metin 2025 yılında hazırlanmış olmakla birlikte, hukuken bağlayıcı kabul sürecine ilişkin toplantı 2026 yılına ertelenmiştir.

Alternatif yakıtlara geçiş de yeni çevresel ve hukuki riskler doğurmaktadır. Amonyak, hidrojen, metanol, biyoyakıt ve elektrikli tahrik sistemlerinin güvenliği, üretim zincirindeki emisyonlar, altyapı gereksinimi ve olası sızıntıların çevresel etkileri ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

D. Derin Deniz Madenciliği

Ulusal yetki sınırlarının ötesindeki deniz yatağı ve kaynakları, BMDHS’ye göre insanlığın ortak mirasıdır. Hiçbir devlet veya özel kişi bu alan üzerinde egemenlik veya mülkiyet iddiasında bulunamaz. Kaynaklara ilişkin faaliyetler Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi sistemi içinde yürütülmektedir.

Derin deniz madenciliği, polimetalik nodüller, kobalt bakımından zengin kabuklar ve deniz tabanı sülfürleri gibi kaynakların çıkarılmasını amaçlamaktadır. Ancak bu faaliyetlerin deniz tabanı ekosistemleri üzerindeki etkileri tam olarak bilinmemektedir.

Madencilik sırasında deniz tabanının fiziksel olarak bozulması, tortu bulutlarının oluşması, gürültü ve ışık kirliliği, canlı habitatlarının yok edilmesi ve karbon depolama süreçlerinin etkilenmesi mümkündür.

BMDHS’nin 145. maddesi, Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesinin Alan’daki faaliyetlerden doğabilecek zararlı etkilere karşı deniz çevresinin etkili biçimde korunmasını sağlayacak kurallar kabul etmesini öngörmektedir.

Derin deniz madenciliği bakımından hukuki tartışmanın merkezinde ticari işletmeye izin verilmeden önce yeterli bilimsel bilgiye ulaşılıp ulaşılmadığı bulunmaktadır. İhtiyatlılık ilkesi uyarınca, ciddi veya geri döndürülemez zarar ihtimali varsa bilimsel belirsizliğin izin verme lehine kullanılmaması gerekir.

E. Biyolojik Çeşitlilik Kaybı ve Deniz Koruma Alanları

Deniz çevresinin korunması yalnızca kimyasal veya fiziksel kirliliğin önlenmesiyle sağlanamaz. Aşırı avlanma, habitat tahribatı, istilacı yabancı türler ve iklim değişikliği de biyolojik çeşitlilik üzerinde ciddi baskı oluşturmaktadır.

BMDHS’nin 194. maddesi devletlerin nadir veya hassas ekosistemler ile tükenmiş, tehdit altında veya yok olma tehlikesi bulunan türlerin yaşam alanlarını korumasını istemektedir.

Deniz koruma alanları, belirli ekosistemlerde insan faaliyetlerinin sınırlandırılması veya özel kurallara bağlanması yoluyla biyolojik çeşitliliğin korunmasını amaçlar. Ancak yalnızca harita üzerinde koruma alanı ilan edilmesi yeterli değildir. Etkili denetim, finansman, bilimsel izleme ve ihlallere karşı yaptırım mekanizmaları bulunmalıdır.

F. Hayalet Ağlar ve Terk Edilmiş Balıkçılık Ekipmanları

Denizde kaybolan veya terk edilen ağlar, uzun süre avlanmaya devam ederek balıkların, deniz memelilerinin ve kuşların ölümüne neden olabilir. Plastik içeren bu ekipmanlar zamanla mikroplastik kaynağına da dönüşmektedir.

Bu sorun, balıkçılık hukuku ile atık hukukunun kesişiminde yer almaktadır. Ağların işaretlenmesi, kayıp ekipmanların bildirilmesi, geri alınması ve limanlarda ücretsiz veya uygun maliyetli teslim sistemlerinin kurulması gerekmektedir.

VII. TÜRKİYE BAKIMINDAN HUKUKİ DEĞERLENDİRME

Türkiye’nin deniz çevresi politikası; Çevre Kanunu, 5312 sayılı Kanun, kıyı ve liman mevzuatı, atık yönetimi düzenlemeleri, deniz turizmi ve balıkçılık mevzuatı ile bölgesel sözleşmelerden oluşan çok katmanlı bir yapı göstermektedir.

Gemi kaynaklı yasa dışı deşarjların denetiminde Bakanlık, Sahil Güvenlik Komutanlığı, liman başkanlıkları ve yetki devri yapılan büyükşehir belediyeleri görev alabilmektedir. Türkiye’nin yargı yetkisine tabi deniz alanlarında Çevre Kanunu hükümlerinin uygulanması ve idari yaptırım süreçleri ilgili kurumların görev alanına göre yürütülmektedir.

Bununla birlikte deniz kirliliğiyle mücadelede yalnızca gemi denetimine odaklanmak yeterli değildir. Belediye atık suları, sanayi deşarjları, tarımsal kirlilik, kıyı yapılaşması ve nehirlerden taşınan atıklar konusunda bütünleşik havza yönetimi uygulanmalıdır.

Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj sorunu, kara kaynaklı besin maddesi yükünün, yetersiz arıtmanın, deniz suyu sıcaklığındaki artışın ve sınırlı su değişiminin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir. Bu tür olaylar, tek bir kirletici veya işletmeye dayalı klasik yaptırım anlayışının yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır.

Türkiye bakımından öncelikli hukuki gerekliliklerden biri, bilimsel izleme sonuçlarının izin ve yaptırım sistemlerine daha güçlü biçimde yansıtılmasıdır. Kirlilik taşıma kapasitesi aşılmış deniz alanlarında yeni deşarj izinlerinin sınırlandırılması ve mevcut izinlerin yeniden değerlendirilmesi gerekir.

Ayrıca doğal kaynak zararlarının hesaplanmasına ilişkin açık ve öngörülebilir yöntemler geliştirilmelidir. İdari para cezası uygulanması, çevresel zararın tazmin edilmesini kendiliğinden sağlamaz. Temizleme giderleri, ekolojik rehabilitasyon, balıkçılık ve turizm kayıpları ile ekosistem hizmetlerinin azalması ayrı kalemler hâlinde talep edilebilmelidir.

SONUÇ

Deniz çevre hukuku, devletlerin denizlerden ekonomik olarak yararlanma hakkı ile deniz ekosistemini koruma yükümlülüğü arasında denge kuran dinamik bir hukuk alanıdır. BMDHS, devletlere deniz çevresini koruma, bütün kirlilik kaynaklarını önleme, sınır aşan zararlara engel olma, çevresel etkileri değerlendirme ve uluslararası iş birliği yapma yükümlülükleri getirmektedir.

Ancak güncel sorunlar, mevcut hukuk sisteminin çoğu zaman kirlenme biçimlerinden daha yavaş geliştiğini göstermektedir. Plastik üretimindeki artış, mikroplastiklerin yayılması, iklim değişikliğinin okyanuslar üzerindeki etkileri, gemilerin karbonsuzlaştırılması ve derin deniz madenciliği yeni düzenlemeler ile daha etkili uygulama mekanizmalarını gerekli kılmaktadır.

 

Leave a Reply

Call Now Button