Single Blog Title

This is a single blog caption

Mavi Vatan ve Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları: Uluslararası Deniz Hukuku Bakımından Hukuki Tartışmalar

Mavi Vatan ve Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları: Uluslararası Deniz Hukuku Bakımından Hukuki Tartışmalar

Giriş

Türkiye; Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz’e kıyısı bulunan, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını kontrol eden ve deniz ulaşım yollarının kesişim noktasında yer alan bir kıyı devletidir. Türkiye’nin denizlerde sahip olduğu hakların kapsamı; yalnızca ülke güvenliği bakımından değil, enerji kaynakları, balıkçılık, deniz ulaştırması, deniz altı kabloları, bilimsel araştırmalar, çevrenin korunması ve doğal kaynakların işletilmesi bakımından da önem taşımaktadır.

Son yıllarda Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerinin bütününü ifade etmek amacıyla “Mavi Vatan” kavramı kullanılmaktadır. Kavram, Türkiye’nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının korunmasına, deniz kaynaklarının değerlendirilmesine ve deniz gücünün geliştirilmesine yönelik stratejik bir yaklaşımı temsil etmektedir. Bununla birlikte “Mavi Vatan”, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde veya başka bir uluslararası sözleşmede tanımlanmış teknik bir deniz alanı değildir. Kavramın kendisi tek başına egemenlik veya egemen hak doğurmaz. Türkiye’nin denizlerde sahip olduğu yetkiler; iç sular, karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi uluslararası hukuk tarafından kabul edilen deniz alanları üzerinden belirlenir.

Bu nedenle Mavi Vatan doktrininin hukukiliği değerlendirilirken siyasi veya askerî söylemlerden ziyade kıyı devletlerinin deniz alanları üzerindeki yetkileri, sınırlandırma ilkeleri, adaların deniz alanlarına etkisi, hakkaniyet, orantılılık, karşılıklı kıyıların coğrafyası ve ilgili devletler arasında yapılmış antlaşmalar incelenmelidir. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması da değerlendirmeyi sona erdirmez. Türkiye, Sözleşmeye taraf olmamakla birlikte deniz hukukunun örf ve âdet niteliği kazanmış kurallarıyla bağlıdır; buna karşılık Sözleşmenin tüm hükümlerinin kendisi bakımından sözleşmesel yükümlülük doğurduğu kabul edilemez. Türkiye, 2026 yılında Birleşmiş Milletlere sunduğu bir bildirimde de BMDHS’ye taraf olmayan devlet statüsünü açıkça koruduğunu belirtmiştir.

Mavi Vatan Kavramının Hukuki Niteliği

Mavi Vatan, öncelikle jeopolitik ve stratejik bir doktrindir. Türkiye’nin denizlerdeki egemenliğinin, egemen haklarının ve meşru ekonomik menfaatlerinin bir bütün olarak korunmasını öngörmektedir. Bu yönüyle kavram, Türkiye’nin yalnızca kara ülkesinden ibaret olmadığı; çevresindeki deniz alanlarının da güvenlik, ekonomi ve dış politika bakımından hayati önem taşıdığı düşüncesine dayanmaktadır.

Ancak “vatan” kelimesinin kullanılması, Mavi Vatan olarak ifade edilen bütün deniz alanlarının kara ülkesi veya karasuları gibi Türkiye’nin egemenliği altında bulunduğu anlamına gelmez. Uluslararası deniz hukukunda kıyı devletinin farklı deniz alanlarında sahip olduğu yetkilerin niteliği birbirinden farklıdır. İç sular ve karasuları devlet ülkesinin bir parçasıdır. Buna karşılık kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgede kıyı devleti ülkesel egemenlik değil, belirli konularla sınırlı “egemen haklar” ve “yargı yetkileri” kullanır.

Bu ayrım hukuken son derece önemlidir. Türkiye, kıta sahanlığında deniz yatağı ve toprak altındaki doğal kaynakları araştırma ve işletme konusunda münhasır haklara sahip olabilir; fakat bu alanın üzerindeki suları kendi karasuları gibi kapatamaz. Benzer şekilde münhasır ekonomik bölgede kıyı devletinin doğal kaynaklar, yapay adalar, çevrenin korunması ve bilimsel araştırmalar konusunda özel yetkileri bulunurken diğer devletlerin seyrüsefer, uçuş ve deniz altı kablo ve boru hattı döşeme serbestileri devam eder. BMDHS’nin münhasır ekonomik bölgeye ilişkin 55 ilâ 58’inci maddeleri, kıyı devletinin haklarıyla diğer devletlerin serbestileri arasında bu dengeyi kurmaktadır.

Dolayısıyla Mavi Vatan, denizlerin Türkiye tarafından ülkesel olarak sahiplenildiği şeklinde değil; Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan farklı nitelikteki deniz yetkilerinin korunmasını hedefleyen bir politika olarak yorumlanmalıdır. Kavramın hukuki sınırları, uluslararası deniz hukukunun tanıdığı alanların sınırlarıdır.

Deniz Yetki Alanlarının Genel Hukuki Çerçevesi

Kıyı devletinin denizlerde sahip olduğu yetkiler, kıyıdan uzaklaştıkça değişmektedir. Devletin egemenliğinin en güçlü olduğu alan iç sular ve karasularıdır. Bitişik bölgede belirli kanunların uygulanmasını korumaya yönelik denetim yetkisi bulunur. Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge ise doğal kaynaklar ile bazı ekonomik faaliyetler bakımından egemen hakların kullanıldığı alanlardır.

Deniz yetki alanlarının başlangıcında esas hatlar bulunur. Normal esas hat, kural olarak kıyı boyunca en düşük cezir hattıdır. Girintili çıkıntılı kıyılar, koylar, adalar ve liman yapıları bakımından düz esas hat veya özel esas hat yöntemleri uygulanabilir. Bir devletin karasuları, bitişik bölgesi ve münhasır ekonomik bölgesi esas hatlardan itibaren ölçülür.

Karşılıklı veya yan yana kıyılara sahip devletler arasında deniz alanlarının genişliği yeterli değilse, devletlerin ileri sürebileceği azami deniz yetki alanları çakışır. Bu durumda kıyı devletlerinden hiçbiri, kendi iç hukukunda ilan ettiği azami mesafeyi diğer devlete karşı otomatik olarak ileri süremez. Çakışan alanların uluslararası hukuka uygun bir sınırlandırma anlaşmasıyla veya tarafların rızasına dayanan yargısal bir yöntemle belirlenmesi gerekir.

Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında temel amaç, matematiksel olarak eşit bir paylaşım değil, hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılmasıdır. BMDHS’nin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasına ilişkin 74 ve 83’üncü maddeleri, karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletlerin hakkaniyete uygun çözüme ulaşmak amacıyla anlaşma yapmasını öngörmektedir. Uluslararası Adalet Divanı içtihadında ise uygulamada çoğunlukla geçici eşit uzaklık çizgisinin kurulması, ilgili koşullar nedeniyle bu çizginin düzeltilmesi ve sonucun kıyı uzunlukları bakımından açık bir orantısızlık yaratıp yaratmadığının kontrol edilmesi şeklinde üç aşamalı bir yöntem geliştirilmiştir. Bununla birlikte Divan, bu yöntemin coğrafi şartlardan bağımsız ve mekanik biçimde uygulanamayacağını da vurgulamaktadır.

Türkiye’nin İç Suları ve Karasuları

İç sular, esas hatların kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Limanlar, bazı koylar ve kıyının niteliğine göre esas hatların gerisinde kalan deniz alanları iç su sayılabilir. Kıyı devleti, iç sularda kara ülkesindekine benzer geniş bir egemenlik kullanır. Yabancı gemilerin iç sulara ve limanlara girmesi, antlaşmalar veya özel izinler dışında genel bir hak değildir.

Karasuları ise kıyı devletinin ülkesinin denize doğru uzanan bölümüdür. Kıyı devletinin egemenliği karasularının su kütlesine, deniz yatağına, toprak altına ve üzerindeki hava sahasına uzanır. Yabancı gemilerin zararsız geçiş hakkı bulunmakla birlikte bu hak, kıyı devletinin egemenliğini ortadan kaldırmaz.

BMDHS’nin 3’üncü maddesi devletlere karasularını 12 deniz miline kadar belirleme hakkı tanımaktadır. Bununla birlikte aynı hüküm, her devletin her coğrafi durumda diğer kıyı devletlerinin haklarını dikkate almaksızın 12 millik alanı tek taraflı olarak kullanabileceği anlamına gelmez. Karşılıklı veya yan yana kıyıların bulunduğu ve mesafenin yetersiz olduğu denizlerde sınırlandırma ihtiyacı devam eder.

Türkiye’de 2674 sayılı Karasuları Kanunu’na göre Türk karasularının genel genişliği altı deniz milidir. Cumhurbaşkanı, belirli denizlerin özelliklerini ve hakkaniyet ilkesini dikkate alarak altı deniz milinin üzerinde bir genişlik belirlemeye yetkilidir. Türkiye, Karadeniz ve Akdeniz’de 12 deniz mili; Ege Denizi’nde ise altı deniz mili karasuyu uygulamaktadır.

Kıta Sahanlığı

Kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısına dayanan ve deniz yatağı ile toprak altındaki doğal kaynaklar üzerinde egemen haklar sağlanan deniz alanıdır. BMDHS’nin 76’ncı maddesindeki sisteme göre kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin doğal uzantısı boyunca kıta kenarının dış sınırına veya bu sınır daha yakındaysa esas hatlardan itibaren 200 deniz miline kadar uzanabilir. Kıyıların birbirine yakın olduğu denizlerde ise potansiyel hakların çakışması nedeniyle sınırlandırma gerekir.

Kıta sahanlığındaki haklar kendiliğinden ve başlangıçtan itibaren doğar. Kıyı devletinin ayrıca ilan yapmasına veya alanı fiilen işgal etmesine gerek yoktur. Devlet, kıta sahanlığındaki petrol, doğal gaz ve diğer cansız kaynaklar ile deniz yatağına bağlı yaşayan canlı türlerini araştırma ve işletme konusunda münhasır hak sahibidir. Kıyı devletinin açık izni olmaksızın başka bir devlet veya şirket sondaj yapamaz. BMDHS de kıyı devletine kıta sahanlığındaki her türlü sondajı izin verme ve düzenleme konusunda münhasır hak tanımaktadır.

Kıta sahanlığının hukuki rejimi, üzerindeki su kütlesinin statüsünü değiştirmez. Kıta sahanlığının üzerinde açık deniz veya münhasır ekonomik bölge rejimi bulunabilir. Bu nedenle kıta sahanlığı hakkı, yabancı ticaret gemilerinin bölgeden geçişini engelleme yetkisi vermez.

Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki en önemli hukuki iddialarından biri, Anadolu kıyılarının deniz altındaki doğal uzantısının ve uzun ana kara kıyılarının sınırlandırmada göz ardı edilemeyeceğidir. Türkiye, karşı kıyının hemen önünde bulunan adalara tam etki verilerek ana kara kıyısının deniz alanlarından büyük ölçüde mahrum bırakılmasının hakkaniyete uygun olmayacağını savunmaktadır.

Münhasır Ekonomik Bölge

Münhasır ekonomik bölge, karasularının ötesinde ve ona bitişik olan, esas hatlardan itibaren en fazla 200 deniz miline uzanabilen özel bir deniz alanıdır. Kıyı devletinin bu alanda su kütlesi, deniz yatağı ve toprak altındaki canlı ve cansız doğal kaynakları araştırma, işletme, koruma ve yönetme konusunda egemen hakları vardır. Ayrıca rüzgâr, akıntı ve sudan enerji üretimi, yapay ada ve tesisler, deniz çevresinin korunması ve bilimsel araştırmalar konusunda belirli yargı yetkileri bulunmaktadır.

Münhasır ekonomik bölgenin kıta sahanlığından önemli bir farkı, kural olarak ilan edilmesi gereken bir alan olmasıdır. Kıta sahanlığı hakları kendiliğinden doğarken münhasır ekonomik bölge, kıyı devletinin ilanı veya sınırlandırma anlaşmasıyla somutlaştırılır.

Türkiye, 5 Aralık 1986 tarihli karar ile Karadeniz’de 200 deniz miline kadar uzanabilecek bir münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. Karadeniz’in karşılıklı kıyılar arasındaki genişliğinin 400 deniz milinden az olması nedeniyle Türkiye’nin alanı, kıyıdaş devletlerle yapılan sınırlandırma düzenlemeleri çerçevesinde belirlenmiştir. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında daha önce kıta sahanlığı için kabul edilen sınır, 1986 ve 1987 yıllarındaki nota değişimleriyle münhasır ekonomik bölge sınırı olarak da kabul edilmiştir.

Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’de genel ve kapsamlı bir münhasır ekonomik bölge ilanı bulunmaması, bu bölgelerde kıta sahanlığı haklarına sahip olmadığı anlamına gelmez. Bununla birlikte su kütlesindeki balıkçılık ve diğer ekonomik yetkilerin kapsamlı biçimde kullanılabilmesi için münhasır ekonomik bölge ilanı ve çakışan alanlarda sınırlandırma ihtiyacı devam etmektedir.

Türkiye’nin BMDHS’ye Taraf Olmamasının Sonuçları

Türkiye, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamış ve Sözleşmeye taraf olmamıştır. Türkiye’nin temel itirazları arasında Ege Denizi’nin özel coğrafyasının yeterince dikkate alınmaması, karasularının 12 deniz miline kadar genişletilmesi, adaların deniz alanları ve Sözleşmeye çekince konulamaması bulunmaktadır. Türkiye’nin resmî açıklamalarında Ege’nin kendine özgü, yarı kapalı ve çok sayıda adanın bulunduğu bir deniz olduğu; genel kuralların özel coğrafi koşullar dikkate alınmaksızın uygulanmasının hakkaniyetsiz sonuçlar doğurabileceği savunulmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin Sözleşmeye taraf olmaması, deniz hukukunun bütün kurallarını reddettiği anlamına gelmez. Karasuları, zararsız geçiş, kıta sahanlığı, açık denizlerin serbestliği ve sınırlandırmada hakkaniyete uygun çözüm gibi birçok kural, Sözleşme dışında uluslararası örf ve âdet hukukuna da dayanmaktadır.

Hangi BMDHS hükmünün örf ve âdet kuralı olduğu her hüküm bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Sözleşmenin taraf devletler için oluşturduğu zorunlu uyuşmazlık çözüm sistemi, Türkiye bakımından otomatik olarak uygulanamaz. Türkiye’nin Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi veya BMDHS’nin zorunlu tahkim mekanizmaları önüne rızası dışında götürülmesi mümkün değildir. Uluslararası Adalet Divanının yetkisi de kural olarak uyuşmazlığın tarafı olan devletlerin rızasına bağlıdır.

Ege Denizi’nde Karasuları Tartışması

Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz yetki alanları tartışmasının en önemli başlıklarından biri Ege Denizi’ndeki karasularıdır. Her iki devlet de Ege’de genel olarak altı deniz mili karasuyu uygulamaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Ege’de Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz sınırının anlaşmayla belirlenmediğini ve karşılıklı kıyılar nedeniyle sınırlandırma yapılması gerektiğini belirtmektedir.

Yunanistan, BMDHS’nin 3’üncü maddesine dayanarak karasularını 12 deniz miline kadar genişletme hakkına sahip olduğunu savunmaktadır. Yunanistan’ın yaklaşımına göre adalar da kara ülkesi gibi karasuları üretir ve kıyı devletinin 12 mile kadar genişleme hakkı genel uluslararası hukukun parçasıdır.

Türkiye ise Ege’deki çok sayıdaki Yunan adası ve adacığı nedeniyle tek taraflı 12 mil uygulamasının Ege’nin büyük bölümünü Yunan karasularına dönüştüreceğini, Türkiye’nin açık denizlere erişimini ve kıyılarının deniz alanlarını ciddi biçimde sınırlandıracağını savunmaktadır. Türkiye’nin resmî değerlendirmesine göre Ege’de 12 millik uygulama Yunan karasularının denizin yaklaşık yüzde 70’ine ulaşmasına, açık deniz alanlarının ise önemli ölçüde azalmasına neden olacaktır.

Hukuki tartışmanın merkezinde, 12 millik azami genişliğin tek taraflı ve mutlak bir hak mı olduğu, yoksa Ege’nin özel coğrafyası ve diğer kıyı devletinin hakları nedeniyle hakkaniyet ve kötüye kullanma yasağı çerçevesinde sınırlandırılıp sınırlandırılamayacağı bulunmaktadır. BMDHS 12 mili azami sınır olarak kabul etmekte, ancak karşılıklı kıyılar arasında karasuları sınırlandırmasının kural olarak orta hat üzerinden veya tarihî haklar ve özel koşullar dikkate alınarak yapılmasını öngörmektedir. Dolayısıyla karasularının genişliği ile iki devlet arasındaki deniz sınırının belirlenmesi birbirinden bağlantılı fakat farklı meselelerdir.

Ege Denizi’nde Kıta Sahanlığı ve MEB Sınırlandırması

Ege’de Türkiye ve Yunanistan arasında karasularının ötesindeki kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırı henüz kapsamlı bir anlaşmayla belirlenmemiştir. Türkiye’nin resmî yaklaşımına göre her iki devlet de altı deniz millik karasularının ötesinde sınırlandırılmış bir deniz yetki alanına sahip değildir.

Yunanistan, adalarının da kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge oluşturduğunu ve sınırlandırmanın genel olarak eşit uzaklık veya orta hat yöntemi üzerinden yapılması gerektiğini savunmaktadır. Yunanistan’ın resmî pozisyonu, Türkiye ile temel hukuki uyuşmazlığın Ege ve Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırması olduğu yönündedir. Yunan makamları, çözümün BMDHS esas alınarak ve anlaşma sağlanamazsa uluslararası yargıya başvurularak bulunabileceğini belirtmektedir.

Türkiye ise Ege’deki adaların coğrafi konumları, Anadolu kıyılarına yakınlıkları, ana kara kıyılarının uzunluğu, adaların ters tarafta bulunması ve denizin yarı kapalı niteliğinin dikkate alınması gerektiğini ileri sürmektedir. Türkiye’ye göre Yunan adalarına otomatik olarak tam etki verilmesi, Türkiye’nin uzun ana kara kıyılarının önünü kapatan ve hakkaniyetsiz sonuç doğuran bir sınırlandırmaya yol açacaktır.

Uluslararası mahkeme kararları, adaların deniz yetki alanı oluşturamayacağına ilişkin genel bir kural kabul etmemektedir. BMDHS’nin 121’inci maddesine göre insan yerleşimine veya kendine ait ekonomik hayata elverişli adalar, prensip olarak kara ülkesi gibi karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge üretebilir. Bununla birlikte bir adanın teorik olarak deniz alanı üretmesi ile karşılıklı kıyılar arasındaki somut sınırlandırmada ne ölçüde etki alacağı aynı mesele değildir. Uluslararası yargı kararlarında, hakkaniyetsiz veya aşırı orantısız sonuçları önlemek amacıyla bazı küçük, uzak veya karşı taraf kıyısının önünde bulunan adalara azaltılmış etki verildiği ya da kimi zaman sınırlandırma çizgisi kurulurken etki verilmediği görülmektedir. BMDHS’nin adalara ilişkin genel sistemi de adaları kara ülkesiyle aynı kurallara tabi tutmakla birlikte insan yerleşimine veya kendine ait ekonomik hayata elverişli olmayan kayalıkların MEB ve kıta sahanlığı oluşturamayacağını kabul etmektedir.

Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları

Doğu Akdeniz, karşılıklı kıyılar arasındaki mesafenin çoğu yerde 400 deniz milinden az olduğu yarı kapalı bir denizdir. Bu nedenle kıyıdaş devletlerin 200 millik kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge iddiaları geniş ölçüde çakışmaktadır. Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Adası, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır ve Libya’nın kıyıları sınırlandırma hesaplamalarını etkileyebilir.

Doğu Akdeniz’deki temel hukuki tartışma, Yunan adalarının ve özellikle Anadolu kıyılarına yakın veya Türkiye ile diğer ana kara kıyıları arasında bulunan adaların ne ölçüde deniz yetki alanı üreteceğidir. Yunanistan, adaların kara ülkesi gibi kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedir. Türkiye ise adaların prensip olarak deniz alanı üretebileceğini bütünüyle reddetmemekle birlikte, sınırlandırmada her adaya ana karayla eşit ve tam etki verilmesinin hakkaniyete aykırı olabileceğini savunmaktadır.

Bu ayrımın doğru kurulması gerekir. Uluslararası hukukta “adaların hiç kıta sahanlığı yoktur” şeklinde genel bir kural bulunmamaktadır. Buna karşılık sınırlandırma yargılamalarında adaların konumu, büyüklüğü, nüfusu ve kıyıların genel coğrafi yapısı dikkate alınarak sınır çizgisi üzerinde azaltılmış etki tanınması mümkündür. Dolayısıyla tartışma çoğu zaman adanın hak üretip üretmediğinden çok, çakışan hakların sınırlandırılmasında ne kadar ağırlık taşıyacağı üzerindedir.

Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti arasında 27 Kasım 2019 tarihinde Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası imzalanmıştır. Mutabakat 8 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 11 Aralık 2019 tarihinde Birleşmiş Milletler Sekretaryasına tescil ettirilmiştir.

Anlaşma, Türkiye ile Libya’nın ana kara kıyıları arasında belirli koordinatları esas alan bir sınır çizgisi kurmaktadır. Türkiye bakımından anlaşma, Doğu Akdeniz’de ana kara kıyılarının karşılıklı olduğu ve adalara ana karaları tamamen kapatacak ölçüde etki verilemeyeceği görüşünün somut bir sınırlandırma anlaşmasına dönüştürülmesidir.

Yunanistan ise anlaşmanın Girit, Kerpe, Rodos ve çevredeki Yunan adalarının deniz yetki alanlarını göz ardı ettiğini, Türkiye ile Libya arasında kesintisiz karşılıklı kıyı ilişkisi bulunmadığını ve anlaşmanın üçüncü devletlerin haklarını ihlal ettiğini savunmaktadır. Yunanistan bu itirazlarını Birleşmiş Milletlere de iletmiştir.

Bir antlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102’nci maddesi uyarınca tescil edilmesi, antlaşmanın varlığının ve metninin uluslararası kayıt altına alınmasını sağlar. Ancak tescil işlemi, antlaşmanın bütün maddi hükümlerinin üçüncü devletler bakımından hukuka uygunluğunun Birleşmiş Milletler tarafından onaylandığı anlamına gelmez. Türkiye-Libya mutabakatının taraflar arasında hukuki sonuç doğurması ile Yunanistan veya başka bir üçüncü devlete karşı ileri sürülebilirliği ayrı meselelerdir. Antlaşmalar hukukunun genel ilkeleri uyarınca ikili bir anlaşma, üçüncü devletin rızası olmadan onun mevcut haklarını ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle anlaşmanın kesin hukuki etkisi değerlendirilirken Türkiye ve Libya kıyılarının karşılıklılığı, arada bulunan Yunan adalarının sınırlandırmadaki etkisi, hakkaniyet, orantılılık ve üçüncü devlet hakları birlikte incelenmelidir.

Kıbrıs Adası Çevresindeki Tartışmalar

Kıbrıs çevresindeki deniz yetki alanları sorunu, yalnızca teknik bir deniz sınırlandırması meselesi değildir. Adadaki siyasi uyuşmazlık, deniz alanlarının kimin tarafından ve kimin adına kullanılabileceği konusunda doğrudan etkili olmaktadır.

Kıbrıs Cumhuriyeti, BMDHS’ye taraf bir devlet olarak adanın tamamı adına münhasır ekonomik bölge ilan etmekte ve komşu devletlerle sınırlandırma anlaşmaları yapmaktadır. Türkiye ise Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adanın tamamını temsil eden hükûmet olarak tanımamakta; Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit ve asli hak sahibi olduğunu savunmaktadır. Türkiye’nin resmî yaklaşımında, Kıbrıs Türklerinin rızası ve gelir paylaşımı sağlanmadan yürütülen tek taraflı hidrokarbon faaliyetlerinin hukuka ve adadaki siyasi dengeye aykırı olduğu belirtilmektedir.

Bu uyuşmazlıkta iki farklı hukuki sorun iç içedir. Birincisi, Kıbrıs Adası’nın kıyıdaş devletlerle deniz alanlarının nasıl sınırlandırılacağıdır. İkincisi ise sınırlandırılmış veya ileri sürülen alanlardaki doğal kaynaklardan elde edilen hak ve gelirlerin adadaki iki toplum arasında nasıl paylaşılacağıdır.

Türkiye, kendi kıta sahanlığı olarak gördüğü alanlarla Kıbrıs Türklerinin yetkilendirdiği alanları birbirinden ayırmaktadır. Bununla birlikte uluslararası toplumun büyük bölümü Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adanın uluslararası alanda tanınan devleti olarak kabul ettiğinden, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ileri sürdüğü yetkiler uluslararası tanınma sorunu ile karşılaşmaktadır. Buna karşılık siyasi tanınma meselesi, Kıbrıs Türk toplumunun doğal kaynaklardan adil biçimde yararlanmasına ilişkin taleplerinin müzakere konusu olmasını engellemez.

Karadeniz’de Türkiye’nin Deniz Yetki Alanları

Türkiye’nin deniz yetki alanları bakımından en az tartışmalı bölgesi Karadeniz’dir. Türkiye, Karadeniz’de münhasır ekonomik bölge ilan etmiş ve kıyıdaş devletlerle yapılan anlaşmalar veya devletlerin halefiyeti yoluyla sınırlarını büyük ölçüde belirlemiştir.

Karadeniz örneği, deniz yetki alanlarının tek taraflı haritalardan çok kıyıdaş devletler arasındaki anlaşmalarla kalıcı ve güvenli hâle getirilebildiğini göstermektedir. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki kıta sahanlığı sınırının daha sonra münhasır ekonomik bölge sınırına dönüştürülmesi ve diğer kıyıdaşlarla yürütülen sınırlandırma süreçleri, hakkaniyet ve anlaşma yönteminin uygulanabilirliğini ortaya koymaktadır.

Karadeniz’deki bu modelin Ege ve Doğu Akdeniz’e doğrudan aktarılması kolay değildir. Çünkü Ege ve Doğu Akdeniz’de çok sayıda ada, egemenlik uyuşmazlığı, Kıbrıs sorunu ve birbirini kesen çok taraflı iddialar bulunmaktadır. Yine de Karadeniz örneği, kalıcı hukuki sonucun esas olarak müzakere ve sınırlandırma anlaşmalarıyla sağlanabileceğini göstermektedir.

Mavi Vatan Haritalarının Hukuki Değeri

Mavi Vatan kapsamında kamuoyuna yansıyan haritalar, Türkiye’nin potansiyel veya azami deniz yetki alanı tezlerini göstermektedir. Ancak bir devlet kurumunun, akademisyenin veya askerî uzmanın hazırladığı harita tek başına uluslararası deniz sınırı oluşturmaz.

Bir haritanın hukuki değer kazanabilmesi; devletin resmî hukuki pozisyonunu ortaya koyması, koordinatların ilgili uluslararası kuruluşlara bildirilmesi, kıyıdaş devletlerle sınırlandırma anlaşması yapılması veya yetkili bir uluslararası mahkeme ya da hakem kararına dayanması gibi unsurlara bağlıdır. Çakışan alanlarda tek taraflı ilan edilen koordinatlar, diğer devletin hak iddialarını kendiliğinden sona erdirmez.

Haritalar, devlet uygulamasının ve hukuki iddianın delili olabilir. Ancak sınırlandırma uyuşmazlıklarında belirleyici olan haritanın siyasi etkisi değil; kıyı coğrafyası, esas hatlar, kıyı uzunlukları, adaların konumu, ilgili özel koşullar, tarafların önceki davranışları ve hakkaniyete uygun sonuçtur.

Bu nedenle Mavi Vatan haritalarının “Türkiye’nin kesin ve tartışmasız deniz sınırları” olarak sunulması hukuken isabetli değildir. Daha doğru nitelendirme, bunların Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki ve stratejik tezlerini gösteren iddia haritaları olduğudur. Türkiye’nin anlaşmayla kesinleşmiş Karadeniz sınırları ile Ege ve Doğu Akdeniz’deki henüz sınırlandırılmamış alanları birbirinden ayrılmalıdır.

Enerji Arama Faaliyetleri ve Egemen Haklar

Deniz yetki alanları tartışmalarının uygulamadaki en önemli sonucu petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerinde görülmektedir. Kıyı devleti kendi kıta sahanlığında hidrokarbon kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır hakka sahiptir. Bu hak, fiilî kullanım veya ilan şartına bağlı değildir.

Bununla birlikte iki devletin kıta sahanlığı iddialarının çakıştığı ve sınırın henüz belirlenmediği alanlarda tek taraflı sondaj faaliyetleri gerilime yol açabilir. BMDHS’nin 74 ve 83’üncü maddelerindeki genel yaklaşım, sınırlandırma anlaşması yapılıncaya kadar devletlerin geçici düzenlemeler için iyi niyetle çaba göstermesini ve nihai anlaşmaya ulaşılmasını tehlikeye düşürecek veya zorlaştıracak davranışlardan kaçınmasını öngörmektedir.

Sismik araştırma ile sondaj aynı yoğunlukta değerlendirilmemelidir. Sismik araştırmalar daha geçici ve sınırlı etkili olabilirken sondaj, deniz yatağına fiziksel müdahalede bulunulması ve doğal kaynağın çıkarılması sonucunu doğurur. Bu nedenle uyuşmazlık konusu alanlarda sondaj faaliyetlerinin diğer devletin haklarını geri dönülmez biçimde etkileyebileceği ileri sürülebilir.

Hukuken en güvenli çözüm; sınırlandırma tamamlanıncaya kadar geçici düzenlemeler, ortak geliştirme bölgeleri veya gelir paylaşım mekanizmaları kurulmasıdır. Böylece devletler egemenlik ve sınır tezlerinden vazgeçmeden doğal kaynaklardan birlikte yararlanabilir.

Deniz Yetki Alanlarının Barışçıl Yollarla Sınırlandırılması

Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz sorunlarının çözümünde öncelikli yöntem müzakeredir. Müzakereler sonucunda anlaşma sağlanamaması hâlinde taraflar ortak bir tahkim sözleşmesi yapabilir veya belirli hukuki soruları özel anlaşmayla Uluslararası Adalet Divanına götürebilir.

Uluslararası yargıya başvurulabilmesi için uyuşmazlığın kapsamının dikkatle belirlenmesi gerekir. Yunanistan, temel uyuşmazlığın kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırması olduğunu savunmaktadır. Türkiye ise Ege’de karasuları, hava sahası, bazı coğrafi oluşumların egemenliği, adaların silahsızlandırılması ve arama kurtarma bölgeleri gibi birden fazla bağlantılı sorun bulunduğunu belirtmektedir.

Bu farklılık, mahkemeye sunulacak sorunun belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Yalnızca kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırması ele alınırsa egemenliği tartışmalı coğrafi oluşumların sınırlandırmada hangi devlete ait kıyı olarak kullanılacağı sorunu ortaya çıkabilir. Bu nedenle tarafların önce uyuşmazlıkların kapsamı ve hangi meselelerin yargısal çözüme uygun olduğu konusunda anlaşması gerekir.

Uluslararası mahkeme kararı, tarafların bütün siyasi sorunlarını çözmeyebilir; ancak deniz sınırının belirlenmesi enerji, balıkçılık ve bilimsel araştırmalar bakımından hukuki güvenliği önemli ölçüde artırabilir. Müzakere sürecinde ortak enerji projeleri, karşılıklı lisansların dondurulması, araştırma faaliyetlerinin bildirilmesi ve gerilimi azaltıcı askerî tedbirler gibi geçici düzenlemeler de uygulanabilir.

Mavi Vatan Doktrinine Yöneltilen Hukuki Eleştiriler

Mavi Vatan doktrinine yönelik eleştirilerin başında, bazı haritalarda Yunan adalarının deniz alanlarının gereğinden fazla sınırlandırıldığı veya tamamen göz ardı edildiği iddiası gelmektedir. Yunanistan, Türkiye’nin yaklaşımının BMDHS’nin adalara kara ülkesiyle aynı deniz alanlarını tanıyan hükümleriyle bağdaşmadığını ileri sürmektedir. Yunan Dışişleri Bakanlığının yayımladığı harita ve açıklamalarda Mavi Vatan yaklaşımı, Yunan adalarının deniz yetkilerini ihlal eden genişlemeci bir iddia olarak nitelendirilmektedir.

Türkiye ise bu eleştirilere karşı, kendi tezinin adaların hiçbir deniz alanına sahip olmaması değil, sınırlandırmada hakkaniyete uygun etki verilmesi olduğunu savunmaktadır. Türkiye’ye göre Anadolu kıyılarına çok yakın küçük adalara tam etki verilmesi, Türkiye’nin binlerce kilometrelik kıyılarını dar bir deniz alanına hapseden orantısız bir sonuç doğurur.

Hukuken her iki yaklaşımın da mutlaklaştırılmaması gerekir. Bütün adaların her durumda ana karayla eşit etki alacağı yönündeki mekanik yaklaşım, uluslararası sınırlandırma içtihadıyla tam olarak örtüşmemektedir. Buna karşılık adaların varlığını veya deniz alanı üretme kapasitelerini kategorik biçimde reddeden bir yaklaşım da genel deniz hukuku kurallarıyla bağdaşmaz.

Bir diğer eleştiri, “Mavi Vatan” ifadesinin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeyi ülkesel egemenlik alanı gibi göstermesidir. Hukuken bu alanlarda Türkiye’nin egemenliği değil, doğal kaynaklar ve belirli faaliyetler bakımından egemen hakları bulunmaktadır. Bu nedenle kavramın iç politik veya stratejik kullanımında yapılan geniş ifadeler, teknik hukuki statüyle karıştırılmamalıdır.

Türkiye’nin Deniz Yetki Alanlarına İlişkin Hukuki Stratejisi

Türkiye’nin deniz yetki alanlarındaki haklarını güçlendirmesi için öncelikle uluslararası hukukla uyumlu, açık ve bütüncül bir iç hukuk düzenine ihtiyaç bulunmaktadır. Türkiye’de karasuları ve Karadeniz münhasır ekonomik bölgesine ilişkin düzenlemeler bulunmakla birlikte iç sular, esas hatlar, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve farklı denizlerdeki münhasır ekonomik bölge rejimlerini tek metinde toplayan kapsamlı bir Deniz Yetki Alanları Kanunu bulunmamaktadır.

İkinci olarak Türkiye’nin kıyıdaş devletlerle ikili sınırlandırma anlaşmalarını artırması gerekir. Deniz alanlarının haritalarla ilan edilmesi önemli bir devlet uygulaması olmakla birlikte çakışan alanlarda kalıcı hukuki güvenlik, esas olarak anlaşmalarla sağlanabilir.

Üçüncü olarak deniz yetki alanı tezlerinin yalnızca güvenlik söylemi üzerinden değil, uluslararası mahkeme içtihadı, kıyı coğrafyası, orantılılık ve hakkaniyet analizleriyle desteklenmesi gerekir. Her sınırlandırma farklı coğrafi özellikler taşır. Başka bir deniz alanına ilişkin mahkeme kararının tek bir cümlesinin Ege veya Doğu Akdeniz’e doğrudan uygulanması sağlıklı değildir.

Dördüncü olarak Kıbrıs çevresindeki doğal kaynaklar bakımından iki toplumun haklarını koruyan geçici ortak mekanizmalar desteklenebilir. Nihai siyasi çözüm beklenmeden gelirlerin ortak fonda tutulması, karşılıklı temsil ve karar mekanizmaları kurulması, uyuşmazlığın ekonomik kaynaklı gerilimini azaltabilir.

Son olarak deniz yetki alanlarının korunması yalnızca askerî kapasiteye bağlı değildir. Bilimsel deniz araştırmaları, hidrografik ölçümler, çevre politikası, balıkçılık yönetimi, deniz ticareti, limanlar, deniz altı kabloları ve enerji teknolojileri de denizlerde etkili devlet varlığının unsurlarıdır.

Sonuç

Mavi Vatan, Türkiye’nin çevresindeki denizlerde sahip olduğu hak ve menfaatlerin bütününü ifade eden stratejik bir doktrindir. Ancak kavram, uluslararası hukukta bağımsız bir deniz yetki alanı değildir. Türkiye’nin denizlerdeki hukuki yetkileri; iç sular, karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi yerleşik hukuki kurumlara dayanır.

Türkiye, iç suları ve karasularında egemenlik; kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgede ise doğal kaynaklar ve belirli faaliyetler bakımından egemen haklar kullanır. Bu alanlar arasındaki farkın korunması, Mavi Vatan yaklaşımının hukuki meşruiyeti bakımından önemlidir.

Karadeniz’deki sınırların büyük ölçüde anlaşmalarla belirlenmiş olmasına karşılık Ege ve Doğu Akdeniz’de çakışan iddialar devam etmektedir. Ege’de karasularının genişliği, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve adaların etkisi; Doğu Akdeniz’de ise ada-ana kara ilişkisi, Türkiye-Libya mutabakatı ve Kıbrıs çevresindeki kaynaklar temel tartışma alanlarıdır.

Uluslararası hukuk, adaların prensip olarak deniz alanı üretebileceğini kabul etmekle birlikte sınırlandırmada her adaya her durumda tam etki verilmesini zorunlu tutmamaktadır. Nihai amaç, kıyı coğrafyası ve ilgili özel koşullar dikkate alınarak hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılmasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin ana kara kıyılarının göz ardı edilemeyeceğine ilişkin tezi uluslararası içtihatta dayanak bulabilir; ancak bu tez, karşı kıyıdaki adaların bütün haklarının tamamen yok sayılması şeklinde uygulanamaz.

Mavi Vatan doktrininin uluslararası hukuk bakımından savunulabilir olması; azami siyasi iddialarla değil, ölçülü koordinatlar, teknik kıyı analizleri, uluslararası içtihat, geçici iş birliği düzenlemeleri ve kıyıdaş devletlerle yapılacak hakkaniyetli sınırlandırma anlaşmalarıyla mümkündür. Deniz yetki alanlarının kalıcı biçimde korunması, yalnızca fiilî güç kullanımıyla değil, hukuki öngörülebilirlik ve diplomatik meşruiyetle sağlanabilir.

Leave a Reply

Call Now Button