Single Blog Title

This is a single blog caption

ÇEVRE HAKKININ ANAYASAL KORUNMASI

1.GİRİŞ

Çevre sorunlarının küresel ölçekte artması; sağlıklı, dengeli ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını temel insan haklarından biri hâline getirmiştir. İklim değişikliği, hava ve su kirliliği, doğal kaynakların tükenmesi, plansız kentleşme ve biyolojik çeşitliliğin azalması, çevrenin korunmasını yalnızca bireysel veya yerel bir mesele olmaktan çıkarmış; devletlerin hukuki, idari ve toplumsal sorumluluk üstlenmesini zorunlu kılmıştır.

Çevre hakkı, bireylerin sağlıklı bir çevrede yaşama imkânına sahip olmasının yanında, çevresel karar alma süreçlerine katılma, çevreyle ilgili bilgilere erişme ve çevresel zararlara karşı etkili hukuki yollara başvurma yetkilerini de kapsamaktadır. Bu yönüyle çevre hakkı yalnızca mevcut kuşakların değil, gelecek kuşakların yaşam koşullarını da güvence altına alan dayanışma temelli bir hak niteliğindedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu kabul edilmiştir. Aynı düzenlemede çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek hem devlete hem de vatandaşlara yüklenen bir görev olarak belirtilmiştir. Böylece çevre hakkı yalnızca devletten müdahale etmemesini isteyen bir savunma hakkı olarak değil, çevresel zararların önlenmesi için aktif tedbirler alınmasını gerektiren pozitif statü hakkı olarak düzenlenmiştir.

Çevre hakkının anayasal güvence altına alınması, devletin ekonomik kalkınma, enerji, madencilik, sanayi, şehirleşme ve altyapı politikalarını çevrenin korunması ilkesiyle uyumlu şekilde yürütmesini gerektirir. İdarenin çevre üzerinde etkili olabilecek faaliyetlere izin verirken bilimsel verileri dikkate alması, çevresel riskleri önceden değerlendirmesi ve kamu yararı ile çevresel değerler arasında adil bir denge kurması zorunludur.

Bununla birlikte çevre hakkının Anayasa’da düzenlenmiş olması tek başına yeterli değildir. Bu hakkın etkili biçimde korunabilmesi için çevresel etki değerlendirmesi, bilgi edinme, halkın katılımı, idari ve yargısal denetim ile etkili başvuru yollarının güvence altına alınması gerekir. Özellikle çevresel zararların çoğu zaman geri döndürülemez nitelikte olması, önleyici yaklaşım ve ihtiyat ilkesinin çevre hukukunda önemli bir yer tutmasına neden olmaktadır.

Bu çalışma kapsamında çevre hakkının anayasal niteliği, devletin çevrenin korunmasına ilişkin pozitif ve negatif yükümlülükleri, çevresel karar alma süreçlerine katılım hakkı ve çevre hakkının yargısal yollarla korunması incelenecektir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi ve diğer yargı mercilerinin yaklaşımı doğrultusunda çevre hakkının uygulamadaki kapsamı ve etkinliği değerlendirilecektir.

2.ÇEVRE HAKKI KAVRAMI

2.1.ÇEVRE HAKKI TANIMI

Çevre hakkı, herkesin insan sağlığına ve onuruna uygun, sağlıklı, dengeli ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını ifade eder. Bu hak; hava, su, toprak, doğal kaynaklar, ekolojik denge ve biyolojik çeşitlilik gibi çevresel değerlerin korunmasını ve geliştirilmesini kapsar.

Çevre hakkı yalnızca bireylerin çevresel zararlardan korunmasını değil, aynı zamanda çevreyle ilgili bilgilere ulaşabilmesini, karar alma süreçlerine katılabilmesini ve çevresel ihlallere karşı idari veya yargısal yollara başvurabilmesini de içerir. Bu yönüyle çevre hakkı, hem bireysel hem de toplumsal nitelik taşıyan bir insan hakkıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesinde, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu belirtilmiş; çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ortak ödevi olarak düzenlenmiştir. Böylece çevre hakkı, devlete yalnızca çevreye zarar vermeme değil, çevresel riskleri önleme ve gerekli koruyucu tedbirleri alma yükümlülüğü de yüklemektedir.

Çevre hakkının yararlanıcıları yalnızca günümüzde yaşayan kişiler değildir. Doğal kaynakların ve ekolojik dengenin gelecek kuşaklar için korunması da bu hakkın kapsamındadır. Bu nedenle çevre hakkı, kuşaklar arası adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleriyle yakından bağlantılı bir dayanışma hakkı olarak kabul edilmektedir.

3.ÇEVRE HAKKININ HUKUKİ NİTELİĞİ

Çevre hakkı, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamasını güvence altına alan anayasal bir temel haktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesinde düzenlenen bu hak, Anayasa’nın sosyal ve ekonomik haklar bölümünde yer almaktadır. Aynı maddede çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek hem devletin hem de vatandaşların ödevi olarak kabul edilmiştir.

Çevre hakkı, devletten yalnızca çevreye zarar verecek müdahalelerden kaçınmasını isteme hakkı değildir. Aynı zamanda devletin çevresel zararları önlemesini, riskli faaliyetleri denetlemesini, doğal kaynakları korumasını ve etkili yasal ve idari tedbirler almasını gerektiren pozitif statü hakkıdır. Anayasa Mahkemesi kararlarında da çevre hakkının pozitif statü hakkı niteliğinde olduğu ve devletin çevrenin korunması yönünde aktif yükümlülükler taşıdığı kabul edilmektedir.

Çevre hakkı bireysel ve toplumsal yönleri birlikte bulunan bir haktır. Çevre kirliliği kişinin yaşamını, sağlığını ve maddi-manevi varlığını doğrudan etkileyebileceği gibi toplumun tamamını ve doğal yaşamı da ilgilendirmektedir. Bu nedenle çevre hakkı, yalnızca belirli kişilerin değil, gerçek ve tüzel kişilerin tamamının yararlanabileceği kolektif nitelikli bir hak olarak değerlendirilmektedir.

Bu hak, günümüzde yaşayan kişilerle sınırlı değildir. Çevrenin ve doğal kaynakların korunması, gelecek kuşakların sağlıklı yaşam koşullarına sahip olabilmesi bakımından da önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi, çevre hakkının yaşam ve sağlık haklarıyla yakın ilişkisi yanında gelecek nesilleri ilgilendiren niteliğini de vurgulamaktadır. Bu yönüyle çevre hakkı, kuşaklar arası adalet anlayışına dayanan üçüncü kuşak veya dayanışma hakları arasında kabul edilmektedir.

Çevre hakkının hukuki niteliği, çevresel zarar meydana geldikten sonra giderim sağlanmasıyla sınırlı değildir. Çevresel zararların çoğu zaman geri döndürülemez olması nedeniyle önleme, ihtiyat, sürdürülebilirlik ve kirletenin maliyetlere katlanması ilkeleri bu hakkın korunmasında temel önem taşımaktadır. 2872 sayılı Çevre Kanunu da çevrenin bütün canlıların ortak varlığı olduğunu kabul ederek çevrenin sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını amaçlamaktadır.

Sonuç olarak çevre hakkı; bireysel, kolektif ve kuşaklar arası özellikleri bulunan, devlete hem müdahaleden kaçınma hem de aktif koruma yükümlülüğü yükleyen anayasal bir temel haktır. Bu hakkın etkili biçimde korunabilmesi için çevresel kararların bilimsel verilere dayanması, kişilerin karar alma süreçlerine katılabilmesi ve çevresel ihlallere karşı etkili idari ve yargısal başvuru yollarının sağlanması gerekir.

4.ÇEVRE HAKKININ ANAYASAL TEMELLERİ

Çevre hakkının Türk hukukundaki temel anayasal dayanağı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesidir. Bu maddede, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu açıkça kabul edilmiş; çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ortak ödevi olarak düzenlenmiştir. Böylece çevre hakkı, yalnızca bireylere tanınmış bir hak değil, aynı zamanda devlet ve toplum bakımından sorumluluk doğuran anayasal bir değer hâline getirilmiştir.

Anayasa’nın 56. maddesi, devlete çevreye doğrudan zarar vermekten kaçınma yükümlülüğünün yanında, çevresel zararları önlemek için aktif tedbirler alma görevi de yüklemektedir. Bu kapsamda devletin çevre üzerinde önemli etkiler doğurabilecek faaliyetleri denetlemesi, çevresel riskleri bilimsel veriler doğrultusunda değerlendirmesi, gerekli mevzuatı oluşturması ve etkili idari tedbirleri uygulaması gerekir. Anayasa Mahkemesi de çevre hakkını pozitif statü hakkı olarak nitelendirmekte ve hakkın gerçek ve tüzel kişilerin tamamına ait olduğunu kabul etmektedir.

Çevre hakkının anayasal temeli yalnızca 56. maddeyle sınırlı değildir. Anayasa’nın 5. maddesinde devletin kişinin temel hak ve özgürlüklerini sınırlayan engelleri kaldırma ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama görevi düzenlenmiştir. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı da sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıyla yakından bağlantılıdır. Hava, su veya toprak kirliliğinin insan sağlığı ve yaşamı üzerinde ciddi sonuçlar meydana getirmesi hâlinde çevresel sorunlar, aynı zamanda yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü kapsamında değerlendirilebilir.

Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı da çevre hakkıyla ilişkilidir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamayacağından, maliklerin taşınmazlarını veya işletmelerini çevreye zarar verecek biçimde kullanmaları sınırsız bir anayasal korumadan yararlanmaz. Bununla birlikte çevrenin korunması amacıyla mülkiyet hakkına getirilen sınırlamaların kanuna dayanması, kamu yararı taşıması ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir.

Anayasa’da çevresel değerleri doğrudan koruyan başka hükümler de bulunmaktadır. Kıyılardan yararlanmada kamu yararını esas alan 43. madde, toprağın korunmasını düzenleyen 44. madde, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını önlemeye yönelik 45. madde ve tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını öngören 63. madde, çevre hakkının anayasal koruma alanını tamamlamaktadır. Bu hükümler, doğal kaynakların yalnızca ekonomik değerleri nedeniyle değil, toplumun ortak varlığı olmaları nedeniyle de korunmasını gerektirmektedir.

Çevresel işlemlerin yargısal denetimi bakımından Anayasa’nın 125. maddesi de önem taşımaktadır. İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olması, çevre üzerinde etkili olabilecek imar planları, ruhsatlar, madencilik izinleri ve çevresel etki değerlendirmesi kararlarının idari yargı önünde denetlenebilmesini sağlamaktadır. Çevresel zararların çoğu zaman geri döndürülemez olması nedeniyle yürütmenin durdurulması ve ihtiyati nitelikteki yargısal tedbirler, çevre hakkının etkili biçimde korunmasında özel önem taşımaktadır.

Anayasa Mahkemesi, çevre hakkının yaşam ve sağlık haklarıyla yakın ilişkisini ve yalnızca mevcut kuşakları değil, gelecek kuşakları da ilgilendiren niteliğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, çevrenin korunmasının kısa vadeli ekonomik yararlara indirgenemeyeceğini; kamu makamlarının kalkınma faaliyetleri ile çevresel değerler arasında adil ve sürdürülebilir bir denge kurması gerektiğini göstermektedir.

Sonuç olarak çevre hakkı, başta Anayasa’nın 56. maddesi olmak üzere yaşam hakkı, mülkiyet hakkı, doğal varlıkların korunması ve idarenin yargısal denetimine ilişkin anayasal hükümlerle birlikte güvence altına alınmıştır. Bu anayasal sistem, devlete çevreye zarar vermekten kaçınmanın yanı sıra çevresel riskleri önleme, doğal değerleri koruma ve bireylere etkili başvuru yolları sağlama yükümlülüğü yüklemektedir.

5.ÇEVRE HAKKININ ULUSLARARASI HUKUKTAKİ YERİ

Çevre hakkı, uluslararası hukukta insan hakları ile çevrenin korunması arasındaki ilişkinin güçlenmesi sonucunda gelişmiştir. Başlangıçta çevre sorunları daha çok devletler arası iş birliği ve doğal kaynakların korunması kapsamında ele alınırken, zamanla sağlıklı bir çevrede yaşamanın insan yaşamı, sağlığı ve onuruyla doğrudan bağlantılı olduğu kabul edilmiştir.

Çevre hakkının uluslararası alandaki gelişiminde ilk önemli adım, 1972 tarihli Birleşmiş Milletler Stockholm İnsan Çevresi Bildirgesi olmuştur. Stockholm Bildirgesi, çevre sorunlarını ilk kez küresel ölçekte temel bir mesele olarak ele almış ve insanın onurlu ve iyi bir yaşam sürmesine imkân veren nitelikli bir çevrede yaşaması gerektiğini ortaya koymuştur. Bildirge hukuken bağlayıcı bir sözleşme olmamakla birlikte uluslararası çevre hukukunun gelişmesinde temel bir belge niteliğindedir.

1992 tarihli Rio Çevre ve Kalkınma Bildirgesi ise çevrenin korunması ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde ele almıştır. Rio Bildirgesi’nin 10. ilkesi, çevresel konularda bilgiye erişim, karar alma süreçlerine katılım ve yargıya başvuru imkânlarının sağlanmasını çevrenin etkili biçimde korunmasının temel unsurları olarak kabul etmiştir.

Çevre hakkının uluslararası insan hakkı olarak tanınması bakımından en önemli gelişmelerden biri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 28 Temmuz 2022 tarihli ve 76/300 sayılı kararıdır. Bu kararla temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkı insan hakkı olarak tanınmıştır. Karar bir uluslararası sözleşme niteliğinde olmadığından tek başına devletler bakımından bağlayıcı yükümlülük yaratmamakla birlikte çevre hakkının evrensel düzeyde kabul edilmesi bakımından güçlü bir hukuki ve siyasi dayanak oluşturmaktadır.

Çevre hakkı bazı bölgesel insan hakları belgelerinde doğrudan düzenlenmiştir. Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 24. maddesi, bütün halkların gelişmelerine elverişli ve genel olarak tatmin edici bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu kabul etmektedir. San Salvador Protokolü’nün 11. maddesi ise herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu ve taraf devletlerin çevrenin korunmasını, geliştirilmesini ve iyileştirilmesini sağlamakla yükümlü bulunduğunu belirtmektedir.

Çevre hakkının usule ilişkin güvenceleri bakımından Aarhus Sözleşmesi özel önem taşımaktadır. Sözleşme, çevresel bilgiye erişim, çevresel karar alma süreçlerine halkın katılımı ve çevresel konularda adalete erişim olmak üzere üç temel güvence öngörmektedir. Bu yaklaşım, çevre hakkının yalnızca temiz bir çevreden yararlanma hakkı olmadığını; bireylerin çevresel yönetim süreçlerine etkin biçimde katılmasını da kapsadığını göstermektedir.

Benzer şekilde Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde kabul edilen Escazú Anlaşması, çevresel bilgiye erişim, halkın katılımı ve yargıya erişim haklarını güvence altına alan bölgesel bir insan hakları ve çevre hukuku belgesidir. Anlaşma, çevresel hak savunucularının korunmasına yönelik hükümleriyle de çevre hakkının uygulanmasına önemli katkı sağlamaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde sağlıklı çevrede yaşama hakkı bağımsız bir hak olarak açıkça düzenlenmemiştir. Bununla birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ağır çevre kirliliği ve çevresel tehlikelere ilişkin uyuşmazlıkları özellikle yaşam hakkını düzenleyen 2. madde ile özel hayatın, aile hayatının ve konutun korunmasını düzenleyen 8. madde kapsamında incelemektedir. Mahkeme, çevresel risklerin bireyin sağlığını, yaşamını veya konutundan yararlanmasını ciddi biçimde etkilemesi hâlinde devletlerin önleyici ve koruyucu tedbirler alma yükümlülüğünün doğabileceğini kabul etmektedir.

Uluslararası çevre hukukunda çevre hakkıyla bağlantılı olarak önleme, ihtiyat, kirleten öder, sürdürülebilir kalkınma, kuşaklar arası adalet ve çevresel zarara ilişkin iş birliği ilkeleri gelişmiştir. Bu ilkeler devletlerin yalnızca meydana gelen çevresel zararları gidermesini değil, zarar doğmadan önce gerekli bilimsel, idari ve hukuki tedbirleri almasını da gerektirmektedir.

Sonuç olarak çevre hakkı, uluslararası hukukta önce bildirgeler ve ilkeler yoluyla gelişmiş, daha sonra bölgesel insan hakları sözleşmeleri, uluslararası mahkeme kararları ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla güçlenmiştir. Günümüzde sağlıklı, temiz ve sürdürülebilir çevrede yaşama hakkı, yaşam, sağlık, özel hayat ve insan onuruyla bağlantılı, bireysel ve kolektif yönleri bulunan temel bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir.

6.SONUÇ

Çevre hakkı, insan yaşamının devamlılığı, sağlığın korunması ve insan onuruna yaraşır yaşam koşullarının sağlanması bakımından temel nitelikte bir haktır. Çevrenin yalnızca insanların ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan bir kaynak olarak değil, bütün canlıların ortak yaşam alanı olarak kabul edilmesi, çevre hakkının kapsamını klasik bireysel hakların ötesine taşımaktadır. Bu yönüyle çevre hakkı; bireysel, toplumsal ve kuşaklar arası boyutları bulunan, devletin yanı sıra bireylere ve özel hukuk tüzel kişilerine de sorumluluk yükleyen çok yönlü bir temel haktır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesi, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu açıkça kabul etmektedir. Aynı maddede çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ortak ödevi olarak düzenlenmiştir. Böylece çevre hakkı, yalnızca çevresel zararlardan korunmayı talep etme yetkisi veren bir hak olarak değil, çevrenin korunması ve geliştirilmesi konusunda ortak sorumluluk doğuran anayasal bir değer olarak güvence altına alınmıştır.

Çevre hakkının anayasal koruması yalnızca Anayasa’nın 56. maddesiyle sınırlı değildir. Devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5. madde, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan 17. madde, mülkiyet hakkına ilişkin 35. madde, kıyıların korunmasını düzenleyen 43. madde, toprağın ve tarım alanlarının korunmasına ilişkin 44 ve 45. maddeler ile tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını öngören 63. madde de çevresel değerlerin anayasal korunmasını tamamlamaktadır. İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunu açık tutan 125. madde ise çevre hakkının yalnızca teorik bir hak olarak kalmamasını, idari işlemlerin yargısal denetim yoluyla incelenebilmesini sağlamaktadır.

Çevre hakkının hukuki niteliği, devlete hem negatif hem de pozitif yükümlülükler yüklemektedir. Devlet, bir taraftan çevreye doğrudan zarar verecek eylem ve işlemlerden kaçınmak zorundayken diğer taraftan özel kişiler ve işletmeler tarafından gerçekleştirilebilecek çevresel ihlalleri önlemek, denetlemek ve gerektiğinde yaptırım uygulamakla yükümlüdür. Bu kapsamda çevre üzerinde önemli etkiler doğurabilecek enerji, madencilik, sanayi, ulaşım, turizm, yapılaşma ve altyapı faaliyetlerinin bilimsel veriler ışığında değerlendirilmesi gerekir.

Devletin pozitif yükümlülüğü, yalnızca çevresel zarar meydana geldikten sonra tazminat ödenmesi veya kirlenen alanın iyileştirilmesiyle sınırlı değildir. Çevresel zararların çoğu zaman uzun süreli ve geri döndürülemez sonuçlar doğurması nedeniyle önleyici koruma çevre hukukunun temelini oluşturmaktadır. Bu sebeple kamu makamlarının çevresel riskleri zarar gerçekleşmeden önce tespit etmesi, gerekli önlemleri alması ve ciddi tehlike durumunda faaliyete izin vermemesi gerekir.

Çevre hakkının korunmasında önleme ve ihtiyat ilkeleri özel önem taşımaktadır. Önleme ilkesi, çevresel zararın gerçekleşmesinden önce gerekli tedbirlerin alınmasını ifade eder. İhtiyat ilkesi ise bir faaliyetin çevre üzerinde ağır veya geri döndürülemez zarar doğurabileceğine ilişkin ciddi bilimsel şüphe bulunması hâlinde, tam bilimsel kesinliğin oluşması beklenmeden koruyucu tedbir alınmasını gerektirir. Bu yaklaşım, çevrenin korunmasında ekonomik çıkarların veya kısa vadeli kalkınma hedeflerinin tek belirleyici unsur olamayacağını göstermektedir.

Ekonomik kalkınma ile çevrenin korunması arasında kurulacak denge, çevre hakkının uygulanmasında temel meselelerden biridir. Kalkınma faaliyetlerinin tamamen durdurulması çevre hakkının zorunlu sonucu olmadığı gibi, ekonomik kalkınma gerekçesi de çevresel değerlerin sınırsız biçimde feda edilmesini haklı kılmaz. Kamu makamları, ekonomik, sosyal ve çevresel menfaatler arasında adil bir denge kurmak zorundadır. Bu dengenin sürdürülebilir kalkınma anlayışına uygun olması; bugünün ihtiyaçları karşılanırken gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama imkânlarının ortadan kaldırılmaması gerekir.

Çevre hakkının gelecek kuşakları ilgilendiren yönü, onu diğer birçok temel haktan ayırmaktadır. Çevresel zararların etkileri yalnızca günümüzde yaşayan bireyleri değil, henüz doğmamış kişileri de etkileyebilir. Ormanların yok edilmesi, su kaynaklarının kirletilmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması ve iklim değişikliğinin ağırlaşması, gelecek nesillerin sağlıklı çevrede yaşama imkânlarını sınırlandırabilir. Bu nedenle çevre hakkı, kuşaklar arası adalet anlayışının hukuki temelini oluşturmaktadır.

Çevre hakkının etkili korunabilmesi için kişilerin çevresel karar alma süreçlerine katılımının sağlanması gerekir. Bireylerin ve sivil toplum kuruluşlarının çevresel projeler hakkında zamanında ve anlaşılır bilgiye ulaşabilmesi, görüşlerini açıklayabilmesi ve karar sürecine etkili biçimde katılabilmesi çevresel demokrasinin temelidir. Halkın katılımı yalnızca şeklen toplantı yapılması veya görüş alınması biçiminde uygulanmamalı; ileri sürülen itiraz ve öneriler idare tarafından gerçek anlamda değerlendirilmelidir.

Çevresel bilgiye erişim de çevre hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Bireylerin yaşadıkları bölgedeki hava, su ve toprak kalitesi, çevresel risk taşıyan faaliyetler, atık yönetimi, emisyon değerleri ve çevresel etki değerlendirmesi raporları hakkında bilgi edinmesi gerekir. Çevreyle ilgili bilgilerin kamu makamları veya işletmeler tarafından gizlenmesi, kişilerin hem sağlıklarını koruma hem de idari ve yargısal yollara başvurma imkânını zayıflatmaktadır.

Çevresel Etki Değerlendirmesi süreci, anayasal çevre hakkının somutlaştırılmasında en önemli idari araçlardan biridir. ÇED sürecinin amacı, çevre üzerinde önemli etkiler doğurabilecek projelerin sonuçlarını faaliyete başlanmadan önce belirlemek ve gerekli önlemleri almaktır. Bu sürecin yalnızca şekli bir izin prosedürü olarak görülmemesi gerekir. ÇED raporlarının bağımsız, bilimsel, güncel ve somut verilere dayanması; projenin çevre üzerindeki doğrudan, dolaylı ve birikimli etkilerini birlikte değerlendirmesi zorunludur.

Çevresel kararların yargısal denetimi, hakkın etkili korunmasının temel güvencelerindendir. Çevre üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilecek imar planları, ruhsatlar, madencilik izinleri, enerji projeleri ve ÇED kararları idari yargı önünde denetlenebilir. Yargı mercilerinin incelemesi yalnızca işlemin şekli unsurlarıyla sınırlı kalmamalı; çevresel etkilerin yeterli biçimde araştırılıp araştırılmadığı, bilimsel verilerin dikkate alınıp alınmadığı ve kamu yararı ile çevresel değerler arasında ölçülü bir denge kurulup kurulmadığı da değerlendirilmelidir.

Çevresel zararların geri döndürülemez niteliği, yürütmenin durdurulması kararlarının önemini artırmaktadır. Çevreye zarar verebilecek bir faaliyet tamamlandıktan sonra dava sonucunda işlemin iptal edilmesi, meydana gelen zararı her zaman ortadan kaldıramayabilir. Bu nedenle uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zarar doğuracak ve açıkça hukuka aykırı olduğu değerlendirilen işlemler bakımından yürütmenin durdurulması mekanizması etkili biçimde işletilmelidir.

Çevre hakkı uluslararası hukukta da giderek daha güçlü biçimde kabul edilmektedir. Stockholm ve Rio bildirgeleriyle başlayan süreç, çevrenin korunmasını insan hakları ve sürdürülebilir kalkınma anlayışıyla ilişkilendirmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını insan hakkı olarak tanıması, çevre hakkının evrensel düzeydeki önemini güçlendirmiştir. Ayrıca bazı bölgesel insan hakları belgelerinde çevre hakkı doğrudan düzenlenmiş; çevresel bilgiye erişim, halkın katılımı ve yargıya erişim hakları uluslararası güvencelere bağlanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bağımsız bir çevre hakkı bulunmamasına rağmen çevresel zararlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yaşam hakkı, özel ve aile hayatına saygı hakkı, mülkiyet hakkı ve etkili başvuru hakkıyla bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Ağır çevresel kirlilik veya tehlike kişilerin yaşamını, sağlığını ya da konutlarından yararlanma imkânlarını ciddi biçimde etkiliyorsa devletlerin gerekli önleyici ve koruyucu tedbirleri alması beklenmektedir.

Çevre hakkının korunması yalnızca kamu makamlarının görevi değildir. Anayasa’nın 56. maddesi vatandaşlara da çevreyi koruma sorumluluğu yüklemektedir. Bireylerin çevreyi kirletmemesi, doğal kaynakları ölçülü kullanması ve çevresel kurallara uyması gerekir. Şirketlerin de ekonomik faaliyetlerini yürütürken yalnızca kâr elde etme amacına göre değil, çevresel ve toplumsal sorumluluklarını dikkate alarak hareket etmesi zorunludur. Özellikle yüksek çevresel risk taşıyan sektörlerde faaliyet gösteren işletmelerin gerekli teknik önlemleri alması, çevresel etkileri izlemesi ve meydana gelen zararları gidermesi gerekir.

Kirleten öder ilkesi, çevresel sorumluluğun belirlenmesinde temel ölçütlerden biridir. Çevreye zarar veren kişi veya işletmenin, zararın önlenmesi, sınırlandırılması ve giderilmesi için gereken maliyetlere katlanması gerekir. Bu ilke, çevresel maliyetlerin toplumun tamamına yüklenmesini önlemeyi ve çevreye zarar veren faaliyetlerin gerçek ekonomik maliyetinin faaliyeti gerçekleştirenler tarafından karşılanmasını amaçlamaktadır.

Bununla birlikte çevre hakkının uygulamada etkili biçimde korunmasının önünde bazı güçlükler bulunmaktadır. Çevresel karar alma süreçlerinde ekonomik beklentilerin ön plana çıkarılması, denetim mekanizmalarının yetersiz kalması, bilirkişi incelemelerinin uzun sürmesi, yargılamaların çevresel zararın gerçekleşmesinden sonra sonuçlanması ve verilen kararların uygulanmasında yaşanan sorunlar anayasal korumanın etkinliğini azaltabilmektedir. Çevre hakkının gerçek anlamda korunabilmesi için yalnızca anayasal ve yasal düzenlemelerin varlığı yeterli değildir; bu düzenlemelerin etkili, zamanında ve bilimsel esaslara uygun biçimde uygulanması gerekir.

İklim değişikliği, çevre hakkının kapsamını ve önemini daha da artırmaktadır. Aşırı hava olayları, kuraklık, orman yangınları, deniz seviyesinin yükselmesi ve gıda güvenliğine ilişkin riskler, çevre sorunlarının sınır aşan ve küresel niteliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle devletlerin iklim değişikliğini azaltmaya ve etkilerine uyum sağlamaya yönelik politikalar geliştirmesi, çevre hakkından doğan anayasal ve uluslararası yükümlülüklerin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak çevre hakkı, yaşam hakkı ve insan onurunun korunmasıyla doğrudan bağlantılı, günümüzün ve gelecek kuşakların ortak çıkarlarını güvence altına alan temel bir anayasal haktır. Bu hakkın etkili biçimde korunabilmesi için devletin çevresel zararları önleyici politikalar geliştirmesi, idari faaliyetleri bilimsel verilere dayandırması, halkın karar alma süreçlerine katılımını sağlaması ve etkili yargısal başvuru yolları oluşturması gerekmektedir.

Çevrenin korunması, ekonomik ve sosyal kalkınmanın karşıtı değil, sürdürülebilir ve adil kalkınmanın zorunlu koşuludur. Sağlıklı ve dengeli bir çevre bulunmadığı sürece yaşam hakkının, sağlık hakkının ve insanın maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının tam anlamıyla kullanılabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle çevre hakkı, yalnızca bir hukuk politikası tercihi olarak değil, hukuk devletinin ve insan haklarına dayalı demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak kabul edilmelidir.

Leave a Reply

Call Now Button