Şirket Mallarını Başkasına Devretmek Borcu Ortadan Kaldırır mı? Mal Kaçıran Şirkete Karşı Tasarrufun İptali Davası
Şirket Mallarını Başkasına Devretmek Borcu Ortadan Kaldırır mı? Mal Kaçıran Şirkete Karşı Tasarrufun İptali Davası
Bir şirket milyonlarca liralık borcunu ödememiş olabilir.
Alacaklı icra takibine başladığında ise şirketin birkaç ay önce sahip olduğu taşınmazların satıldığı, araçların başka şirketlere geçirildiği, makinelerin ilişkili şirkete devredildiği veya şirketin ekonomik değeri bulunan malvarlığının ortakların yakınlarına aktarıldığı ortaya çıkabilir.
Özellikle mali sıkıntıya giren şirketlerde uygulamada şu tür işlemlerle karşılaşılmaktadır:
Şirketin taşınmazının ortağın kardeşine satılması, değerli araçların grup içerisindeki başka şirkete devredilmesi, fabrikadaki makine ve ekipmanların yeni kurulan bir şirkete geçirilmesi, ticari işletmenin önemli bölümünün başka bir şirkete aktarılması veya milyonlarca liralık bir malvarlığının gerçek değerinin çok altında gösterilen bir bedelle elden çıkarılması.
Bu durumda alacaklının karşısına çıkan temel sorun şudur:
“Borçlunun artık üzerinde hiçbir mal yok. Alacağımı nasıl tahsil edeceğim?”
Türk icra hukukunda bu sorunun en önemli cevaplarından biri tasarrufun iptali davasıdır.
İcra ve İflas Kanunu’nun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davası sayesinde, borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla veya kanunda iptale tabi kabul edilen koşullar altında gerçekleştirdiği bazı işlemler alacaklı yönünden etkisiz hâle getirilebilir.
Üstelik dava sonunda malın yeniden borçlunun üzerine geçirilmesi her zaman gerekmez.
Alacaklı, belirli şartlarla mal üçüncü kişinin üzerinde kalmasına rağmen o malı haczettirip sattırarak alacağını tahsil etme yetkisi elde edebilir.
Tasarrufun İptali Davası Nedir?
Tasarrufun iptali davası, borçlunun hacizden önce yaptığı bazı malvarlığı işlemlerinin alacaklı bakımından etkisiz hâle getirilmesini sağlayan özel bir icra hukuku davasıdır.
İİK m.277, bu davanın amacını İİK m.278, 279 ve 280’de düzenlenen iptale tabi tasarrufların hükümsüzlüğünün alacaklı bakımından sağlanması olarak düzenlemektedir. Davayı geçici veya kesin aciz belgesine sahip alacaklı ile kanunda belirtilen hâllerde iflas idaresi veya alacaklılar açabilir.
Ancak burada önemli bir nokta vardır:
Tasarrufun iptali davası klasik anlamda tapu iptal ve tescil davası değildir.
Dava sonunda malın mülkiyetinin yeniden borçlu şirket adına geçirilmesi amaçlanmaz.
Asıl amaç, alacaklıya:
“Bu mal üçüncü kişinin üzerinde olsa dahi benim alacağım bakımından sanki borçlunun malıymış gibi haczedip sattırabilirim.”
yetkisinin verilmesidir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi de 21.01.2026 tarihli bir kararında, pay devrine ilişkin tasarrufun iptal edilmesi hâlinde alacaklıya takip dosyasındaki alacak ve ferileriyle sınırlı olmak üzere söz konusu hisseler üzerinde haciz ve satış yetkisi verilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.
Şirket Malvarlığını Üçüncü Kişiye Devrederse Borç Ortadan Kalkar mı?
Hayır.
Bir şirketin sahip olduğu malvarlığını başka bir kişiye devretmesi, şirketin mevcut borçlarını ortadan kaldırmaz.
Ancak ekonomik problem şudur:
Borç devam eder fakat şirket üzerinde haczedilebilecek mal kalmayabilir.
Örneğin A Ltd. Şti.’nin alacaklıya 15 milyon TL borcu bulunduğunu düşünelim.
Şirketin üzerinde 20 milyon TL değerinde bir işyeri vardır.
Alacaklı takip başlatmadan iki ay önce şirket işyerini şirket ortağının yakınına 3 milyon TL bedelle devretmiştir.
İcra takibinde şirket adına başka herhangi bir mal bulunamamıştır.
Bu durumda yalnızca şirket hakkında icra takibini sürdürmek yeterli olmayabilir.
Satışın şartlarına göre tasarrufun iptali davası açılarak taşınmaz üzerinde haciz ve satış yetkisi talep edilmesi mümkün olabilir.
Her Mal Satışı Mal Kaçırma Sayılır mı?
Hayır.
Bir şirketin borcu bulunması şirketin bütün malvarlığını dondurmaz.
Şirket faaliyetlerini sürdürürken;
mal satabilir, araç değiştirebilir, taşınmaz satabilir, makinelerini yenileyebilir veya ekonomik gerekçelerle varlıklarını devredebilir.
Dolayısıyla:
“Şirketin borcu vardı ve taşınmaz sattı.”
olgusu tek başına tasarrufun iptali için yeterli değildir.
Mahkeme işlemin;
ne zaman yapıldığına, kime yapıldığına, gerçek satış bedeline, satış bedelinin gerçekten ödenip ödenmediğine, borçlu ile alıcı arasındaki ilişkiye, borçlunun o tarihteki mali durumuna ve işlemin alacaklıları zarara uğratma amacı taşıyıp taşımadığına bakar.
Tasarrufun İptali Davasının Temel Şartları Nelerdir?
Yargıtay’ın yerleşik uygulamasında tasarrufun iptali davasının kendine özgü bazı ön koşulları bulunmaktadır.
Alacaklının gerçek bir alacağı bulunmalı, borçlu hakkında yürütülen icra takibi kesinleşmiş olmalı, iptali istenen tasarruf kural olarak alacağın doğumundan sonra gerçekleştirilmiş olmalı ve borçlu hakkında geçici veya kesin aciz belgesi bulunmalıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2025/72 sayılı kararında da bu koşullar açıkça belirtilmiştir. Hukuk Genel Kurulu ayrıca kesin veya geçici aciz belgesinin mutlaka dava açılmadan önce alınmasının gerekmediğini; dava sırasında, kanun yolu aşamasında ve hatta bozma sonrasında dahi dosyaya sunulabileceğini kabul etmektedir.
Bununla birlikte aciz hâlinin sonuçta ortaya konulması önemlidir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 17.02.2026 tarihli kararında da borcun doğum tarihi, kesinleşmiş takip ve aciz belgesi koşullarının eksiksiz araştırılması gerektiği özellikle vurgulanmıştır.
Aciz Belgesi Nedir ve Neden Gereklidir?
Tasarrufun iptali davasının temel mantığı şudur:
Alacaklı önce borçlunun kendi malvarlığından alacağını tahsil etmeye çalışır.
Eğer borçlunun malvarlığı borcu karşılamıyorsa daha önce elinden çıkardığı mallara yönelme imkânı doğar.
Bu nedenle borçlunun ödeme gücünün bulunmadığını gösteren geçici veya kesin aciz belgesi önem taşır.
Bazı durumlarda haciz sırasında düzenlenen tutanak da İİK m.105 kapsamında geçici aciz belgesi niteliğinde olabilir.
Ancak her haciz tutanağı otomatik olarak aciz belgesi değildir.
Nitekim 2026 tarihli güncel Yargıtay kararlarında, borçlunun haczi mümkün başka mallarının bulunması veya haciz tutanağında aciz durumunun ortaya konulmaması hâlinde dava şartının gerçekleşmediği kabul edilmektedir.
Borç Doğduktan Sonra Yapılan Devir Neden Önemlidir?
Tasarrufun iptali davasındaki kritik tarihlerden biri alacağın doğduğu tarihtir.
Genel kural olarak iptali talep edilen işlem, alacağın doğumundan sonra yapılmış olmalıdır.
Burada yalnızca faturanın veya icra takibinin tarihine bakılması yeterli olmayabilir.
Örneğin taraflar arasındaki ticari ilişki 2022 yılında başlamış, borcun kaynağını oluşturan mal teslimleri 2023 yılında gerçekleştirilmiş ancak fatura 2024 yılında düzenlenmiş olabilir.
Bu durumda gerçek borç doğum tarihi somut ticari ilişkiye göre belirlenmelidir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 17.02.2026 tarihli kararında da tasarrufun iptali davalarında borcun gerçek doğum tarihinin mahkemece re’sen araştırılması gerektiği vurgulanmıştır.
Bedelsiz veya Çok Düşük Bedelli Devirler Özellikle Risklidir
İİK m.278, bağışlamalar ve bağışlama niteliğinde kabul edilen bazı işlemler bakımından özel düzenleme içermektedir.
Üstelik bu madde 24 Aralık 2025 tarihli 7571 sayılı Kanunla önemli ölçüde değiştirilmiş ve yeni düzenleme 25 Aralık 2025 tarihinde yayımlanmıştır. Bu nedenle internette bulunan eski iki yıllık düzenlemelere dayalı birçok açıklama artık güncel değildir.
Güncel İİK m.278’e göre, alışılmış hediyeler dışında geçici veya kesin aciz belgesinin yahut aciz belgesi niteliğindeki haciz tutanağının düzenlendiği veya iflasın açıldığı tarihten önceki bir yıl içinde yapılan bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar iptale tabidir.
Ayrıca gerçek değerine uygun bir karşılık bulunduğu ispatlanmadıkça kanunda belirtilen yakın kişiler arasındaki işlemler bağışlama sayılabilmekte; borçlunun verdiği şeyin gerçek değerine göre çok düşük karşılık aldığı sözleşmeler de iptal kapsamına girebilmektedir.
20 Milyonluk Taşınmazın 3 Milyona Satılması Ne Anlama Gelir?
Satış bedeli ile gerçek değer arasındaki aşırı fark tasarrufun iptali davalarında son derece önemli bir delildir.
Örneğin şirketin piyasa değeri 20 milyon TL olan bir taşınmazı 3 milyon TL’ye devretmesi hâlinde:
“Bu gerçek bir ticari satış mıydı, yoksa malvarlığını borçlunun elinden çıkarmak amacıyla mı yapıldı?”
sorusu gündeme gelir.
Ancak yalnızca tapuda yazan satış bedeli ile piyasa değerini karşılaştırmak her zaman yeterli değildir.
Örneğin alıcı taşınmaz üzerindeki ipotek borçlarını kapatmış veya hacizleri kaldırmak için ödeme yapmış olabilir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 03.02.2026 tarihli kararında da edimler arasındaki oransızlık incelenirken üçüncü kişinin ödediği ipotek ve haciz bedellerinin de değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Dolayısıyla mahkeme işlemin ekonomik gerçekliğini bütün olarak incelemelidir.
Şirket Malını Ortağın veya Yöneticinin Yakınına Devrederse Ne Olur?
Yakın kişilere yapılan devirler tasarrufun iptali bakımından özellikle dikkat çekicidir.
İİK m.278’in 25 Aralık 2025’ten itibaren geçerli güncel düzenlemesi uyarınca, gerçek değerine uygun olarak ivazlı olduğu ispatlanmadıkça altsoy, üstsoy, üçüncü derece dâhil kan hısımları, eş, belirli kayın hısımları, evlat edinen ile evlatlık ve ortak konutta yaşayan kişiler arasında yapılan tasarruflar bağışlama sayılabilmektedir.
Ancak şirket tüzel kişiliğinin bizzat gerçekleştirdiği işlemlerde, gerçek kişi borçlulardaki akrabalık düzenlemelerinin somut olaya nasıl uygulanacağı ayrıca değerlendirilmelidir.
Şirketlerde çoğu zaman asıl güçlü iptal nedeni İİK m.280 kapsamında alacaklılara zarar verme kastı olacaktır.
Malvarlığı Başka Bir Grup Şirketine Aktarılırsa Tasarruf İptal Edilebilir mi?
Belirli şartlarda evet.
Örneğin A Ltd. Şti.’nin yüksek miktarda borcu bulunmaktadır.
Aynı kişiler kısa süre sonra B Ltd. Şti.’yi kurmuştur.
A Ltd. Şti.’nin makineleri, araçları, müşterileri ve hatta çalışanları B Ltd. Şti.’ye aktarılmıştır.
A Ltd. Şti. üzerinde ise haczedilebilecek neredeyse hiçbir şey bırakılmamıştır.
Bu tür bir durumda;
iki şirketin ortaklarının aynı olması, yöneticilerin aynı kişiler olması, aynı adreste faaliyet gösterilmesi, aynı müşterilerin kullanılması, işletmenin ekonomik faaliyetinin fiilen yeni şirkete aktarılması ve devirlerin gerçek piyasa bedelinden uzak olması
borçlunun alacaklılarına zarar verme kastı bakımından önemli emareler oluşturabilir.
İİK m.280, malvarlığı borçlarına yetmeyen borçlunun alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı işlemlerin, karşı tarafın bu mali durumu ve kastı bildiği veya bilmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hâllerde iptal edilebileceğini düzenlemektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da “bilinmesini gerektiren açık emareler” değerlendirmesinde hayatın olağan akışından ve fiilî karinelerden yararlanılabileceğini kabul etmektedir.
Şirketin Ticari İşletmesinin Tamamının Başka Şirkete Devri Özellikle Önemlidir
İİK m.280 ticari işletmeler bakımından ayrıca güçlü bir karine getirmektedir.
Borçlu;
ticari işletmesinin veya işyerindeki ticari emtianın tamamını yahut önemli bir bölümünü
başka bir kişiye devretmişse, kanunda belirtilen şartlar çerçevesinde borçlunun alacaklılarına zarar verme kastıyla hareket ettiği ve devralanın da bunu bildiği yönünde karine söz konusu olabilir.
Yargıtay uygulamasında fabrika veya işyeri niteliğindeki malvarlığının devri de bu çerçevede ayrıca değerlendirilmektedir.
Bu nedenle şirket yalnızca tek tek makinelerini değil, ekonomik faaliyetini oluşturan işletme bütünlüğünü başka bir şirkete taşıdıysa tasarrufun iptali yönünden çok daha güçlü bir inceleme yapılması gerekir.
Borçlu Bazı Alacaklılarını Kayırmışsa Tasarrufun İptali Mümkün mü?
Tasarrufun iptali yalnızca “akrabasına bedelsiz mal verdi” olaylarıyla sınırlı değildir.
İİK m.279 belirli dönem içerisinde gerçekleştirilen bazı ödeme ve teminat işlemlerini de iptale tabi tutmaktadır.
Örneğin borçlunun daha önce vermeyi taahhüt etmediği hâlde mevcut bir borcunu teminat altına almak için rehin vermesi, para veya alışılmış ödeme araçlarından başka şekilde ödeme yapması, vadesi gelmemiş bir borcu ödemesi veya kişisel hakların güçlendirilmesi amacıyla tapuya şerh verilmesi belirli şartlarla iptale tabi olabilir. Güncel düzenlemede bu işlemler için haciz, aciz veya iflastan önceki bir yıllık dönem önem taşımaktadır.
Bu nedenle şirketin iflas veya haciz tehlikesi ortaya çıktıktan hemen önce belirli bir alacaklıyı diğerlerinden önce güvence altına alması da ayrıca incelenmelidir.
Mal Kaçırma Kastı Nasıl İspatlanır?
Borçlu şirket yöneticilerinin yazılı şekilde:
“Alacaklı haczetmesin diye malı diğer şirkete geçirelim.”
demesi beklenemez.
Bu nedenle mal kaçırma kastı çoğu zaman dolaylı delillerle ispatlanır.
Örneğin borcun muaccel olmasından hemen sonra devir yapılması, icra takibi tehdidi sonrasında şirketin bütün mallarının elden çıkarılması, alıcının borçlunun ortağıyla çok yakın ilişkide olması, gerçek bir satış bedelinin banka yoluyla ödenmemesi, şirketin ekonomik faaliyetinin aynı yerde farklı unvanla sürdürülmesi veya satıştan sonra malı fiilen eski şirketin kullanmaya devam etmesi önemli emareler olabilir.
İİK m.280’in “bilinmesini gerektiren açık emareler” kavramı tam olarak bu tür durumların değerlendirilmesine imkân vermektedir.
Üçüncü Kişi “Ben Borcu Bilmiyordum” Diyebilir mi?
Elbette bu savunma yapılabilir.
Tasarrufun niteliğine göre üçüncü kişinin iyi veya kötü niyeti önem taşımaktadır.
Örneğin piyasa koşullarına uygun bedelle bir taşınmaz satın alan, borçluyla herhangi bir bağlantısı bulunmayan ve şirketin mali krizini bilmesini gerektiren hiçbir emare olmayan gerçek bir üçüncü kişinin hukuki durumu ile borçlu şirketin ortağının başka şirketi aynı değildir.
Özellikle İİK m.280 kapsamında, karşı tarafın borçlunun mali durumunu ve alacaklılara zarar verme kastını bildiği veya bilmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu ortaya konulmalıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu konuda kötü niyetin doğrudan delille ispatlanmasının zorunlu olmadığını; somut olayın özellikleri ve hayatın olağan akışından çıkarılabilecek karinelerin de değerlendirilmesini kabul etmektedir.
Mal Bir Kez Daha Başkasına Satılırsa Ne Olur?
Uygulamada borçlunun malı önce bağlantılı bir kişiye, o kişinin de daha sonra başka bir kişiye devretmesi sık karşılaşılan bir durumdur.
İİK m.282 uyarınca tasarrufun iptali davası borçlu, borçluyla işlem yapan kişiler ve belirli şartlarda kötü niyetli sonraki kişilere karşı yöneltilebilir.
Ancak malı doğrudan borçludan değil ilk alıcıdan devralan sonraki kişinin sorumluluğunda kötü niyet özellikle önem kazanır.
Yargıtay, sonraki kişinin borçlunun durumunu bildiğinin veya bilebilecek konumda olduğunun ispatlanması gerektiğini kabul etmektedir.
Dolayısıyla taşınmazın birkaç kez el değiştirmiş olması tek başına alacaklının hakkını ortadan kaldırmaz.
Son Alıcı İyi Niyetliyse Alacaklı Tamamen Korumasız mı Kalır?
Hayır.
Örneğin borçlu şirket taşınmazı mal kaçırma amacıyla B’ye devretmiş, B ise taşınmazı gerçekten iyi niyetli olan C’ye satmış olabilir.
C’nin kötü niyeti ispatlanamıyorsa taşınmaz üzerinde doğrudan haciz ve satış yetkisi elde etmek mümkün olmayabilir.
Ancak İİK m.283/2 uyarınca, malı elinden çıkaran üçüncü kişinin belirli şartlarla malın değeri oranında nakden tazmin sorumluluğu gündeme gelebilir.
Yargıtay da kötü niyetli olduğu ispatlanamayan sonraki kişiye karşı işlem sürdürülemiyorsa davanın önceki üçüncü kişi bakımından bedele dönüşebileceğini kabul etmektedir.
Güncel Yargıtay uygulamasında da taşınmazın sonraki kişiye devredilmesi hâlinde mahkemenin davacıya, uygun koşullarda yeni maliki davaya dâhil etme veya talebini bedele yöneltme seçeneğinin kullandırılması gerektiği belirtilmektedir.
Tasarrufun İptali Davasında Taşınmaz Tapuda Borçluya Geri Döner mi?
Hayır.
Bu davanın en sık yanlış anlaşılan yönlerinden biri budur.
Örneğin borçlu A şirketi taşınmazını B şirketine devretmiştir.
Dava kabul edilirse B şirketinin tapusu iptal edilerek taşınmazın mutlaka A şirketine tescil edilmesi gerekmez.
B şirketi malik olarak kalabilir.
Ancak alacaklıya, kendi icra dosyasındaki alacak ve ferileriyle sınırlı olarak:
o taşınmaz üzerinde haciz ve satış işlemleri yapma yetkisi
verilir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 21.01.2026 tarihli kararında hisse devri bakımından da aynı prensip açık biçimde uygulanmıştır.
Tasarrufun İptali Davası Açılırken İhtiyati Haciz İstenebilir mi?
Evet ve çoğu dosyada bu talep son derece önemlidir.
Çünkü dava devam ederken üçüncü kişi taşınmazı bir kez daha satabilir veya diğer malvarlığı unsurlarını elden çıkarabilir.
İİK m.281/2, hâkime iptale tabi tasarrufların konusu olan mallar üzerinde alacaklının talebiyle ihtiyati haciz kararı verme yetkisi tanımaktadır.
Teminat gerekip gerekmediğini ve miktarını mahkeme belirler. Dava artık elden çıkarılmış malın yerine geçen parasal değere yöneltiliyorsa teminatsız ihtiyati haciz kararı verilemez.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi de İİK m.281/2 kapsamında verilen bu ihtiyati haczin genel İİK m.257 ihtiyati haczinden farklı, tasarrufun iptali davasına özgü bir koruma tedbiri olduğunu vurgulamaktadır.
Bu nedenle birçok tasarrufun iptali dosyasında davanın kendisi kadar önemli olan mesele:
“Dava devam ederken malı nasıl koruyacağız?”
sorusudur.
Davayı Kime Karşı Açmak Gerekir?
Tasarrufun iptali davasında tarafların doğru belirlenmesi son derece önemlidir.
Kural olarak borçlu ile borçludan malı devralan üçüncü kişi davalı olarak gösterilir.
Sonraki devralanların kötü niyetli olduğu iddia ediliyorsa onlar da somut olayın şartlarına göre davaya dâhil edilebilir.
Borçlu ile ilk üçüncü kişi arasında tasarrufun iptali davalarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğu Yargıtay uygulamasında kabul edilmektedir.
Örneğin şirketin taşınmazı başka şirkete devredilmişse dava yalnızca devralan şirkete yöneltilerek borçlu şirketin tamamen dışarıda bırakılması usul sorunlarına yol açabilir.
Görevli Mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi midir?
Şirketler arasındaki ticari alacaktan kaynaklanıyor olsa dahi, İİK m.277 ve devamına dayanan klasik tasarrufun iptali davasında kural olarak Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir.
Yargıtay, bu davaların mutlak ticari dava olmadığını; şahsi nitelikte ve borçlunun tasarruflarına yönelik davalar olduğunu kabul etmektedir.
Dolayısıyla:
“Her iki taraf şirket, o hâlde mutlaka Asliye Ticaret Mahkemesi.”
yaklaşımı doğru değildir.
Davaya dayanak oluşturan alacak ticari olsa bile tasarrufun iptali davasının kendine özgü hukuki niteliği ayrıca değerlendirilmelidir.
Taşınmaz Başka Şehirdeyse Dava Mutlaka Orada mı Açılır?
Kural olarak hayır.
Tasarrufun iptali davası ayni hakka dayalı bir tapu iptal davası değil, şahsi nitelikte bir davadır.
Bu nedenle taşınmazlara ilişkin HMK m.12’deki kesin yetki kuralı kural olarak uygulanmaz.
Yetki konusunda HMK’nın genel hükümleri; özellikle davalının yerleşim yeri ve birden fazla davalının bulunması hâline ilişkin hükümler dikkate alınır.
Yargıtay 5. Hukuk Dairesi de tasarrufun iptali davasının taşınmazla ilgili olsa dahi ayni hakka değil kişisel hakka dayandığını ve HMK m.12’deki taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kuralının uygulanmadığını belirtmektedir.
Tasarrufun İptali Davası İçin Süre Ne Kadardır?
Bu davalarda en önemli süre İİK m.284’teki beş yıllık hak düşürücü süredir.
Kanuna göre:
İptal davası hakkı, iptale tabi tasarrufun gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl geçmekle düşer.
Bu süre zamanaşımı değil, hak düşürücü süredir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 18.02.2026 tarihli güncel kararında da tasarruf üzerinden beş yıl geçtiği hâlde açılan davanın esasına girilmeden hak düşürücü süre nedeniyle reddedilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Bu nedenle şirketin mal kaçırdığı tespit edildiğinde yıllarca beklemek son derece risklidir.
Beş Yıl İçindeki Her İşlem Otomatik Olarak İptal Edilir mi?
Hayır.
İİK m.284’teki beş yıllık süre, davanın açılabileceği azami süreyi düzenlemektedir.
Bu:
“Son beş yılda yapılan bütün şirket satışları iptal edilir.”
anlamına gelmez.
İşlemin ayrıca İİK m.278, m.279 veya m.280’deki iptal sebeplerinden birinin kapsamına girmesi gerekir.
Örneğin İİK m.278’in güncel düzenlemesindeki bağışlama ve ivazsız işlemler açısından özel bir yıllık dönem bulunmaktadır. İİK m.280’de ise zarar verme kastıyla yapılan işlem bakımından, işlemin tarihinden itibaren beş yıl içerisinde borçlu hakkında haciz veya iflas yoluyla takip yapılmış olması şartı bulunmaktadır.
Bu sürelerin birbirine karıştırılmaması gerekir.
Tasarrufun İptali ile Muvazaa Davası Aynı Şey midir?
Hayır.
Uygulamada en önemli stratejik ayrımlardan biri budur.
Tasarrufun iptali davası İİK m.277 ve devamına dayanır.
Muvazaa nedeniyle açılan dava ise temel olarak TBK m.19 çerçevesinde değerlendirilir.
Örneğin tapuda satış gösterilmiş ancak gerçekte taraflar malın mülkiyetini devretmek istememiş, yalnızca alacaklılardan kaçırmak amacıyla görünürde işlem yapmış olabilirler.
Bu durumda gerçek anlamda muvazaa söz konusu olabilir.
Tasarrufun iptalinde işlem taraflar arasında gerçekte geçerlidir; ancak belirli alacaklı yönünden sonuç doğurması engellenir.
Muvazaada ise görünürde yapılan işlemin gerçekte tarafların iradesini yansıtmadığı ileri sürülür.
Bu nedenle somut dosyada:
İİK m.277’ye göre tasarrufun iptali mi, TBK m.19’a göre muvazaa mı, yoksa taleplerin uygun şekilde birlikte veya terditli ileri sürülmesi mi gerektiği
başlangıçta belirlenmelidir.
Şirketin Malvarlığının Kaçırılması Ceza Sorumluluğu da Doğurabilir mi?
Bazı olaylarda evet, ancak her tasarrufun iptali olayı ceza suçu değildir.
Bir şirketin borcunu ödeyememesi veya bir taşınmazı devretmesi tek başına suç oluşturmaz.
Bununla birlikte özellikle iflas sürecinde malvarlığının alacaklıların erişiminden çıkarılması, gerçek olmayan borçların oluşturulması, malvarlığının gizlenmesi veya hileli işlemler yapılması hâlinde somut olayın niteliğine göre hileli iflas başta olmak üzere ceza hukuku hükümleri ayrıca gündeme gelebilir.
Burada özel hukuk davası ile ceza soruşturması birbirinden ayrılmalıdır.
Tasarrufun iptali davasının amacı esas olarak cezalandırmak değil:
alacaklının parasını tahsil etmesini sağlamaktır.
Şirket Borçluysa Ortağın Kendi Evine Tasarrufun İptali Davası Açılabilir mi?
Bu noktada şirket tüzel kişiliği ile ortakların malvarlığının birbirinden ayrılması gerekir.
Borç şirkete aitse, şirket ortağının kişisel malvarlığı kural olarak doğrudan şirket borcundan sorumlu değildir.
Örneğin limited şirketin 5 milyon TL ticari borcu bulunması, sırf %50 ortak olması nedeniyle ortağın kişisel evinin haczedilebileceği anlamına gelmez.
Bu nedenle şirket borcu nedeniyle ortağın şahsi taşınmazını satması kural olarak şirket alacaklısının tasarrufun iptali davasına konu edilemez.
Ancak ortağın;
kişisel kefaleti, müşterek borçluluğu, avalı, kanundan kaynaklanan şahsi sorumluluğu veya başka bir kişisel borç ilişkisi
varsa durum değişebilir.
Bu nedenle ilk olarak borçlunun kim olduğu kesin biçimde belirlenmelidir.
Örnek Olay: Şirket Malları Yeni Kurulan Şirkete Aktarılıyor
A İnşaat Ltd. Şti.’nin tedarikçisine 12 milyon TL borcu bulunduğunu düşünelim.
Borç muaccel olduktan sonra şirketin ortakları B İnşaat Ltd. Şti. isimli yeni bir şirket kurmuştur.
Sonraki üç ay içerisinde A şirketine ait iki iş makinesi B şirketine devredilmiş, A’nın faaliyet gösterdiği işyerini B kullanmaya başlamış, A şirketinin bazı müşterileri B şirketine yönlendirilmiş ve A şirketinin üzerinde haczedilebilir önemli bir mal bırakılmamıştır.
Tedarikçinin başlattığı icra takibi kesinleşmiş ve haciz işlemleri sonucunda şirketin borcu karşılayabilecek malvarlığı bulunamamıştır.
Böyle bir olayda alacaklı bakımından yalnızca:
“A şirketinin malı yok.”
deyip dosyayı kapatmak doğru değildir.
Devir tarihleri, makinelerin gerçek değerleri, ödeme yapılıp yapılmadığı, A ve B şirketlerinin ortaklık ve yönetim yapısı, iki şirket arasındaki ekonomik devamlılık ve borç doğum tarihi incelenerek İİK m.277 ve devamı kapsamında tasarrufun iptali davası değerlendirilmelidir.
Ayrıca makinelerin yeniden devredilmesini önlemek amacıyla İİK m.281/2 kapsamında ihtiyati haciz talep edilmesi de gündeme gelebilir.
Alacaklı İçin En Doğru Strateji Nedir?
Şirketin mal kaçırdığı düşünülen olaylarda yalnızca icra takibi yapmak çoğu zaman yeterli değildir.
Öncelikle borcun doğum tarihi ile devir tarihleri karşılaştırılmalı; ardından borçlunun tapu, araç, şirket hissesi ve diğer malvarlığı hareketleri incelenmelidir.
Devralan kişilerin şirketle ortaklık, yöneticilik, akrabalık, adres veya ticari ilişki bağları araştırılmalıdır.
Satış bedellerinin gerçekten ödenip ödenmediği banka kayıtlarından kontrol edilmeli; piyasa değeri ile devir bedeli karşılaştırılmalıdır.
İcra takibinin kesinleşmesi ve aciz koşulunun sağlanması yönünden gerekli işlemler yürütülürken bir yandan da beş yıllık hak düşürücü süre gözetilmelidir.
En önemlisi, dava konusu mal hâlen üçüncü kişinin üzerindeyse mümkün olan en erken aşamada ihtiyati haciz değerlendirilmelidir.
Çünkü davayı kazanmak ile alacağı tahsil etmek aynı şey değildir.
Sonuç: Şirketin Malları Başkasına Devredilmiş Olsa Bile Alacak Tahsil Edilebilir
Borçlu şirketin malvarlığını üçüncü kişilere devretmiş olması alacaklının mutlaka parasını kaybettiği anlamına gelmez.
Türk hukukunda tasarrufun iptali davası, özellikle şirketlerin hacizden önce gerçekleştirdiği şüpheli malvarlığı devirlerine karşı alacaklıya güçlü bir hukuki araç sağlamaktadır.
Şartlarının bulunması hâlinde;
borçlunun taşınmaz satışı, araç devri, şirket hissesi devri, makine ve ekipman aktarımı, bedelsiz işlem, çok düşük bedelli satış, ilişkili şirkete malvarlığı aktarımı veya ticari işletmenin önemli bölümünün başka kişiye geçirilmesi
alacaklı yönünden etkisiz hâle getirilebilir.
Davanın kabulü hâlinde malın tapusunun veya mülkiyetinin mutlaka borçluya geri dönmesi gerekmez.
Alacaklıya kendi alacağı ve ferileriyle sınırlı olarak mal üzerinde haciz ve satış yetkisi verilmesi mümkündür. Yargıtay’ın 2026 tarihli güncel uygulaması da bu sonucu açıkça benimsemektedir.
Ancak bu davalarda zamanlama son derece önemlidir.
Borcun ne zaman doğduğu, tasarrufun ne zaman yapıldığı, icra takibinin kesinleşip kesinleşmediği, aciz belgesinin mevcut olup olmadığı, devralanın kötü niyeti, satış bedelinin gerçekliği ve İİK m.284’teki beş yıllık hak düşürücü süre birlikte değerlendirilmelidir.
Özellikle 25 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe giren 7571 sayılı Kanunla İİK m.278’in yeniden düzenlenmiş olması nedeniyle eski tarihli internet kaynaklarındaki süre ve yakın kişiler arasındaki işlemlere ilişkin açıklamalara ihtiyatla yaklaşılmalıdır.
Bu nedenle şirket malvarlığının üçüncü kişilere aktarıldığı dosyalarda sorulması gereken asıl soru:
“Borçlunun üzerinde mal kaldı mı?” değil, “Borçlunun elinden çıkardığı hangi mallara hukuken tekrar ulaşabiliriz?”
sorusudur.
Hukuki Dayanaklar
Başlıca hukuki düzenlemeler; 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m.105 ve m.143’teki aciz hükümleri, İİK m.277’deki iptal davası ve davacılar, 25.12.2025 itibarıyla güncel hâliyle İİK m.278’deki ivazsız ve bağışlama sayılan tasarruflar, İİK m.279’daki aciz döneminde gerçekleştirilen işlemler, İİK m.280’deki alacaklılara zarar verme kastı, İİK m.281’deki yargılama ve ihtiyati haciz, İİK m.282’deki davalılar, İİK m.283’teki iptal davasının sonuçları ve İİK m.284’teki beş yıllık hak düşürücü süredir. Görünürdeki işlemin gerçekte yapılmadığı iddiasının bulunduğu hâllerde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.19 kapsamında muvazaa hükümleri de ayrıca değerlendirilmelidir.