Single Blog Title

This is a single blog caption

5607 Sayılı Kanun Kapsamında Müsadere

GİRİŞ

 

 Mülkiyet hakkı, ilk çağlardan bu yana evrensel hukukun ve anayasal düzenlerin en kutsal, en sıkı korunan temel haklarından biri olmasına rağmen, toplum düzeninin, kamu güvenliğinin ve devletin ekonomik bekasının korunması amacıyla belirli sınırlandırmalara tabi tutulmuştur. Ceza hukuku sistematiğinde bu sınırlandırmaların ve yaptırımların en keskin tezahürlerinden biri olan müsadere, suç işlenmesinde kullanılan, suçun işlenmesine tahsis edilen veya suçtan elde edilen kazançların mülkiyetinin devlete geçmesini sağlayan koruyucu ve önleyici bir güvenlik tedbiridir. Devletin mali egemenliğini, gümrük rejimini ve adil piyasa dengelerini doğrudan hedef alan kaçakçılık suçları söz konusu olduğunda ise müsadere kurumu, sadece klasik bir güvenlik tedbiri olmanın ötesine geçerek, suçla mücadelenin en stratejik ve işlevsel enstrümanına dönüşmektedir. Türk hukukunda bu özel ve teknik suç tipiyle mücadeleyi düzenleyen 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, müsadere müessesesini Türk Ceza Kanunu’nun genel hükümlerine atıfta bulunarak ancak kaçakçılık suçlarının dinamik ve ekonomik yapısına uygun, oldukça spesifik ve katı kurallarla tahkim etmiştir. Kanun koyucu bu düzenlemelerle, kaçakçılığa konu eşyanın (kaçak eşya) ve bu suçun işlenmesinde anahtar rol oynayan nakil vasıtalarının (taşımacılık araçlarının) mülkiyet yapısına müdahale ederek, suçun lojistik ve finansal altyapısını çökertmeyi hedefler. Ancak bu süreç; suçta kullanılan araçların değerinin suçun ağırlığıyla orantılı olması gerekliliği, iyiniyetli üçüncü kişilerin mülkiyet haklarının korunması ve Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “mülkiyet hakkının ölçüsüz ihlali” yönündeki hassas kararları nedeniyle yargı pratiğinde en çok hukuki ihtilafın yaşandığı alanlardan biridir. Bu çalışma kapsamında, 5607 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat çerçevesinde kaçakçılık suçlarında müsadere kurumu; eşya ve nakil vasıtası müsaderesinin yasal şartları, “kardeş kurum” niteliğindeki mülkiyetin kamuya geçirilmesi kararı, uygulamada mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında kurulan hassas denge ve tüm bu sürecin ceza yargılamasındaki yansımaları doktrindeki tartışmalar ile Yargıtay’ın güncel içtihatları ışığında derinlemesine analize tabi tutulacaktır.

   1. BÖLÜM: MÜSADERE KAVRAMI VE 5607 SAYILI KANUN İLE BAĞLAMI

 Müsadere, kökeni itibarıyla Roma hukukuna kadar uzanan ve tarihsel süreçte suçla mücadelenin en etkili ekonomik silahlarından biri olarak kabul edilen köklü bir ceza hukuku kurumudur. Modern ceza hukuku doktrininde müsadere; işlenen bir suçla bağlantılı olan, suçun işlenmesinde kullanılan, suçun işlenmesine tahsis edilen veya suçun işlenmesi suretiyle ya da suçun işlenmesi dolayısıyla elde edilen malvarlığı değerlerinin, mülkiyetinin mahkeme kararıyla devlete geçmesini sağlayan bir güvenlik tedbiri olarak tanımlanmaktadır. Klasik ceza anlayışında suçluya verilen hürriyeti bağlayıcı cezalar failin şahsını hedef alırken, müsadere kurumu doğrudan suçun maddi dünyadaki uzantılarını, yani suçun finansal ve lojistik araçlarını hedef alır. Bu yönüyle müsadere, bir cezalandırma yöntemi olmaktan ziyade; suç işlenmesini kolaylaştıran şartları ortadan kaldırmayı, suçtan kazanç elde edilmesini engelleyerek “suçun kazançlı bir yol olmadığı” fikrini topluma aşılamayı ve potansiyel tehlikeleri bertaraf etmeyi amaçlayan önleyici ve koruyucu bir niteliğe sahiptir. Türk ceza adalet sisteminde müsadereye ilişkin genel esaslar 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 54. ve 55. maddelerinde “Eşya Müsaderesi” ve “Kazanç Müsaderesi” olmak üzere ikili bir ayrımda düzenlenmiş olsa da, bu genel hükümler kaçakçılık gibi ekonomik boyutu son derece yüksek olan spesifik suç tiplerinde yetersiz kalabilmektedir.

İşte bu noktada, devletin mali menfaatlerini, gümrük rejimini ve piyasa istikrarını koruma misyonunu üstlenen 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, müsadere müessesesini kendi özel iklimine uyarlayarak çok daha stratejik ve katı bir yasal zemine oturtmuştur. 5607 sayılı Kanun sistematiğinde müsadere, alelade bir usul işlemi değil, kaçakçılık suçunun lojistik ve finansal altyapısını çökertecek en temel operasyonel enstrümandır. Kanun koyucu, kaçakçılık fiillerinin doğası gereği her zaman ortada yasa dışı yollarla ülkeye sokulmaya veya ülkeden çıkarılmaya çalışılan bir “kaçak eşya” ile bu eşyanın taşınmasını, gizlenmesini sağlayan bir “nakil vasıtası” bulunacağını öngörmüştür. Bu nedenle 5607 sayılı Kanun’un 13. maddesi, müsadere konusunda Türk Ceza Kanunu’nun genel hükümlerine atıfta bulunurken, aynı zamanda kaçakçılık suçlarına özgü çok katı ihtisas kuralları ve istisnalar ihdas etmiştir. İlgili kanun maddesi şu şekildedie Kanunun bu özel yaklaşımı, suçun işlenmesinde kullanılan araçların ve suç konusu eşyanın mülkiyet yapısına süratle müdahale edilmesini zorunlu kılar.

5607 sayılı Kanun kapsamında müsadere edilecek unsurlar incelendiğinde, kurumun kapsamının ne denli geniş tutulduğu açıkça görülmektedir. Kanunun 13. maddesinin yollamasıyla, kaçakçılığa konu olan her türlü eşya, bu eşyanın ambalajları, taşınmasında kullanılan konteynırlar ve suçun işlenmesini kolaylaştıran her türlü gizli bölme ya da tertibat doğrudan eşya müsaderesinin konusunu oluşturur. Ancak kanunun getirdiği en radikal ve uygulamada en çok hukuki tartışmaya yol açan düzenleme, “nakil vasıtalarının” yani kaçak mal taşımacılığında kullanılan tır, gemi, uçak, otomobil gibi araçların müsaderesine ilişkindir. 5607 sayılı Kanun, kaçak eşyanın miktarı, hacmi ve değeri ile taşındığı aracın niteliği arasında doğrudan bağ kurarak, suçun işleniş biçimine göre araçların mülkiyetinin de devlete geçmesini emreder. Kanun koyucu bu katı düzenlemeyle, kaçakçılık suçunu organize eden yapıların en önemli sermayesi olan lojistik gücü ellerinden almayı amaçlar. Sonuç olarak, 5607 sayılı Kanundaki müsadere kurumu, TCK’nın genel güvenlik tedbiri mantığını aşarak, devletin mali egemenliğini korumak adına mülkiyet hakkına müdahale edebilen, suç ekonomisini kurutmaya yönelik agresif ve koruyucu bir ekonomik ceza hukuku normu olarak karşımıza çıkmaktadır. 5607 sayılı kanunda müsadere madde 13 kapsamında ele alınmıştır. Bu hükme göre; (1) Bu Kanunda tanımlanan suçlarla ilgili olarak 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümleri uygulanır. Ancak kaçak eşya taşımasında bilerek kullanılan veya kullanılmaya teşebbüs edilen her türlü taşıma aracının müsadere edilebilmesi için aşağıdaki koşullardan birinin gerçekleşmesi gerekir:

  1. a) Kaçak eşyanın, suçun işlenmesini kolaylaştıracak veya fiilin ortaya çıkmasını engelleyecek şekilde özel olarak hazırlanmış gizli tertibat içerisinde saklanmış veya taşınmış olması.
  2. b) Kaçak eşyanın, taşıma aracı yüküne göre miktar veya hacim bakımından tamamını veya ağırlıklı bölümünü oluşturması veya naklinin, bu aracın kullanılmasını gerekli kılması.
  3. c) Taşıma aracındaki kaçak eşyanın, Türkiye’ye girmesi veya Türkiye’den çıkması yasak veya toplum veya çevre sağlığı açısından zararlı maddelerden olması.

(2) Etkin pişmanlık nedeniyle fail hakkında cezaya hükmolunmaması veya kamu davasının düşmesine karar verilmesi, sadece suç konusu eşya ile ilgili olarak müsadere hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.

bu hükme göre, bu kanun kapsamındaki kaçakçılık suçlarının konusu olan kaçak eşya ve bu eşyanın taşınmasında bilerek kullanılan nakil araçlarının müsadere edilmesi kararı Türk Ceza Kanunu’nun 54. ve 55. maddelerine göre verilecektir. Ayrıca kaçak eşyanın iyi niyetli 3. kişilere ait olması, söz konusu eşyanın müsadere edilmesine engel teşkil etmez.

Madde hükmündeki taşıma araçlarının müsadere edilebilmesi için;

1) Kaçak eşya taşımasında bilerek kullanılmış olması,

2) Kaçak eşyanın araçta özel olarak gizlenmiş bölmelerde saklanmış olması,

3)Kaçak eşyanın aracın hacminin ağırlıklı bölümünü oluşturması veya nakil için özel nitelikli araç gerektirmesi,

4)Kaçak eşyanın Türkiye’ye girmesinin yasak olması veya toplum bakımından zararlı olması,

hallerinden ilkinin kesinlikle diğer üç halden ise en az birinin gerçekleşmesi gerekmektedir.

 

   2. BÖLÜM: 5607 SAYILI KANUN HAKKINDA YARGITAY İÇTİHADI ÖRNEKLERİ

*Resmi bir gümrük kapısından yolcu statüsünde ülkeye giriş yapan bir kişinin yanında taşıdığı muafiyet (kişisel kota) fazlası sigaraların hukuki durumunu ele alarak, yerel mahkemenin verdiği hukuka aykırı mahkumiyet ve müsadere (el koyma) kararını esastan bozmaktadır. Yargıtay dosya incelemesinde, ele geçirilen sigaraların herhangi bir ticari organizasyon kapsamında satılmak amacıyla getirilmediğini ve kişisel kullanım sınırlarını aşsa dahi özünde ithali tamamen yasak bir madde olmadığını tespit ederek, olayın 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu kapsamında bir hapis veya adli para cezası suçunu oluşturmayacağına, bu nedenle sanık hakkında mahkumiyet yerine beraat kararı verilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bununla birlikte, yerel mahkemenin söz konusu sigaraların doğrudan devlete geçmesine (müsaderesine) karar vermesini de büyük bir usul hatası olarak değerlendiren yüksek mahkeme, 6455 sayılı Kanun ile değişik 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 235. maddesi uyarınca bu tür ticari nitelikte olmayan yolcu beraberi muafiyet fazlası eşyaların ceza mahkemelerince müsadere edilemeyeceğini, bunun yerine eşyanın idari işlemlerin yapılması adına doğrudan Gümrük İdaresine gönderilmesi gerektiğini belirtmiştir; gümrük mevzuatındaki bu kural uyarınca yolcuya beyan dışı kalan eşya için iki kat gümrük vergisi tahakkuk ettirilmesi, bu vergi ödendiği takdirde eşyanın sahibine iade edilmesi, ödenmediği takdirde ise ancak gümrük müdürlüğü eliyle tasfiye sürecine sokulması yasal bir zorunluluk olduğundan, yerel mahkemenin kanun hükümlerini yanlış yorumlayarak verdiği karar 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca oybirliğiyle bozulmuştur. (7.C.D.2013/16600, 2014/14169)

*Kaçak petrol ticareti suçu kapsamında yerel mahkeme tarafından kurulan hükümde yapılan maddi ve hukuki hataların, yargılamanın uzatılmaması adına Yargıtay tarafından “düzelterek onama” yöntemiyle nasıl düzeltildiğini gösteren kapsamlı bir ceza hukuku metnidir. Yüksek mahkeme incelemesinde ilk olarak, sanık hakkında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 231/11. maddesi uyarınca, daha önce ertelenen veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verilen cezanın, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi sebebiyle yeniden ele alınması sürecine dikkat çekmiş ve bu durumda mahkemenin eski hükmü aynen açıklamak zorunda olduğunu, ancak suç konusu olan kaçak petrolün (akaryakıtın) müsaderesine dair yasal zorunluluğun gözden kaçırılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Hükmün esasını inceleyen Yargıtay, yerel mahkemenin Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 53/1. maddesinde düzenlenen “belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma” yani hak yoksunluğu tedbirlerini uygularken ciddi hatalar yaptığını tespit etmiştir; mahkeme sanığın hapis cezası mahkumiyetinin kanuni sonucu olarak kendi alt soyu dışındaki kişiler açısından hak yoksunluğunun infaz tamamlanıncaya kadar sürmesine karar vermesi gerekirken bu ayrımı gözetmemiş, ayrıca TCK’nın 53/1-c bendindeki kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerinden yoksun bırakılma tedbirinin ise TCK’nın 53/3. maddesi gereğince “koşullu salıverilme tarihine kadar” uygulanabileceğini göz ardı ederek hukuka aykırı bir sınırlandırma yapmıştır. Bu hataların yeniden yargılamayı gerektirmediğini belirten Yargıtay, 1412 sayılı CMUK’nun 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak yerel mahkemenin hüküm fıkrasındaki hatalı TCK madde 53 uygulamalarını tamamen çıkartıp yerine kanuna uygun şekilde sanığın kendi alt soyu ve diğer kişiler yönünden hak yoksunluklarının sınırlarını yasal infaz sürelerine göre yeniden çizmiştir. Kararın en kritik düzeltmelerinden bir diğeri ise suçun konusu olan kaçak akaryakıtın mülkiyetinin devlete geçirilmesi usulüyle ilgilidir; yerel mahkeme hükmünde genel müsadere maddesi olan TCK 54/3. maddesine atıf yapmışken, Yargıtay bu suç tipine özel olan ve yürürlükte bulunan 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu’nun ek 5. maddesi yollamasıyla TCK’nın 54. maddesi uyarınca “kaçak akaryakıtın müsaderesine” karar verilmesi gerektiğini belirterek hükmün bu kısmını da düzeltmiş ve sonuç olarak yerel mahkemenin verdiği kararı bu hayati düzeltmelerle birlikte oybirliğiyle onayarak kesinleştirmiştir. (7.C.D. 2012/27885, 2013/24336)

 

3.BÖLÜM: SONUÇ

5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu kapsamında müsadere usulünün bütününe hukuki bir projeksiyon tutulduğunda; kurumun, soruşturmanın başlangıcından hükmün kesinleşmesine ve hatta infaz aşamasına kadar uzanan, son derece hassas ve teknik kurallara bağlanmış otonom bir yargılama prosedürünü bünyesinde barındırdığı açıkça görülmektedir. Kaçakçılık suçunun doğası gereği, suç konusu eşya ve nakil vasıtaları üzerinde adli makamlarca ivedilikle tasarrufta bulunulması zorunluluğu, müsadere usulünü klasik ceza muhakemesinden ayıran en temel dinamiktir; nitekim suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphenin varlığı halinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde cumhuriyet savcısının, gecikmesinde sakınca yoksa sulh ceza hâkiminin kararıyla eşyaya el konulmasıyla başlayan bu süreç, yargılamanın sonuna kadar devam eden karmaşık bir hukuki koridor oluşturmaktadır. Usul hukuku bakımından en kritik aşamalardan biri, el konulan eşyanın muhafazası, depo edilmesi ve bozulabilir veya muhafazası masraflı olan eşyaların hüküm kesinleşmeden önce “tasfiye edilmesi” usulüdür ki, 5607 sayılı Kanunun 11. ve 16. maddelerinde şekillenen bu ara mekanizma, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki dengenin en hassas noktasını teşkil etmektedir. Tasfiye usulünün usulüne uygun işletilmemesi ya da yargılama neticesinde sanık hakkında beraat kararı verilmesi halinde ortaya çıkan kamusal tazminat sorumluluğu, yargılama makamlarının müsadere usulünü ne denli titiz yönetmesi gerektiğini gözler önüne sermektedir. Özellikle nakil vasıtalarının müsaderesinde, aracın siciline şerh düşülmesi, teminat karşılığı iade mekanizmasının işletilmesi ve yargılama sürecinde mülkiyet hakkının özüne dokunulmaması adına getirilen usuli güvenceler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi’nin “ölçülülük” ve “mülkiyet hakkının ihlali” eksenindeki yerleşik içtihatlarıyla tam bir uyum yakalamak zorundadır. Yargıtay’ın yerleşik kararlarında da istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, müsadere usulünde yapılacak en küçük bir şekli hata, iyiniyetli üçüncü kişilerin haklarının zedelenmesine, mülkiyet hakkının haksız yere kısıtlanmasına ve devletin ağır tazminat yükleri altında kalmasına sebebiyet verebilmektedir. Nihai analizde, 5607 sayılı Kanun uyarınca gerçekleştirilen müsadere usulü, yalnızca suç araçlarının elinden alınması süreci değil; adli makamların mülkiyet hakkını koruma bilinciyle hareket ettiği, dürüst yargılanma hakkının tüm kurallarının işletildiği, delillerin sıhhatinin korunduğu ve neticede kamu düzeni ile bireysel özgürlükler arasındaki o ince çizginin muhafaza edildiği, ceza adalet sisteminin en stratejik usul hukuku disiplinlerinden biridir.

Leave a Reply

Call Now Button