5607 Sayılı Kanun Kapsamında Silah Kullanma Yetkisi
GİRİŞ
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 22. maddesi, devletin mali çıkarlarını, sınır güvenliğini ve kamu düzenini korumakla görevli kolluk birimlerine, kaçakçılıkla mücadelenin doğası gereği barındırdığı yüksek riskli ve tehlikeli durumlarla baş edebilmeleri adına “silah kullanma yetkisi” tanımıştır. Kanun koyucu, gümrük muhafaza teşkilatı mensupları ile kaçakçılığı men, takip ve tahkikle görevli polis, jandarma ve sahil güvenlik unsurlarının bu yetkiyi hangi yasal zemin ve usul dairesinde kullanacağını son derece katı sınırlara bağlayarak keyfiliğin önüne geçmeyi amaçlamıştır. İlgili 22. madde uyarınca, silah kullanma yetkisinin hukuken doğabilmesi için öncelikle gümrük bölgesi veya sınır hatlarında kaçakçılık eylemi üzerinde yakalanan ya da takibine başlanan şüphelilere usulüne uygun şekilde “dur” ihtarında bulunulması esastır. Bu ihtara uyulmaması, kaçışın sürdürülmesi veya görevlilere karşı fiili bir mukavemet gösterilmesi halinde, kolluğun doğrudan hayati tehlike yaratacak şekilde silah kullanması hukuken mümkün olmayıp, hukuk devletinin en temel unsurlarından biri olan “kademeli güç kullanımı” ve “orantılılık” ilkelerine mutlak surette riayet edilmesi yasal bir zorunluluktur. Bu doğrultuda görevliler; önce sözlü uyarıda bulunmak, ardından havaya ateş etmek suretiyle ihtar ve ancak kaçışın engellenememesi ya da kendilerine veya üçüncü kişilere yönelik somut bir saldırının (meşru müdafaa ve zaruret halinin) ortaya çıkması durumunda, şüphelileri öldürmek maksadıyla değil, yalnızca yakalanmalarını sağlamak ve tehlikeyi bertaraf etmek amacıyla sarsıcı veya etkisiz kılacak ölçüde (hedef gözeterek ayak bölgesine doğru) silah kullanabilmektedir. Ayrıca memurların silâh kullanmalarından dolayı haklarında soruşturma ve kovuşturma açılması halinde, bağlı bulunduğu kurum tarafından avukat sağlanır ve avukatlık ücreti kurumlarınca karşılanır. Maddenin operasyonel uzantısı olarak, kaçak eşya taşıyan nakil vasıtalarının durdurulması amacıyla aracın tekerleklerine veya motor aksamına ateş açılması gibi lojistik engelleme yöntemleri de bu yetki çerçevesinde değerlendirilir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında hassasiyetle vurgulandığı üzere, silah kullanma yetkisinin sınırlarının aşılması doğrudan “yaşam hakkı” ihlaline sebebiyet verebileceğinden, somut olayın koşullarında silah kullanımının “mutlak zorunlu” ve “ölçülü” olup olmadığı yargı mercilerince en ince detayına kadar denetlenmektedir. Sonuç itibarıyla, 5607 sayılı Kanun’un 22. maddesinde vücut bulan silah kullanma yetkisi, kolluk güçlerine sınırsız bir imtiyaz tanıyan bir güç gösterisi değil; kaçakçılık suçlarının örgütlü ve silahlı yapısına karşı devletin operasyonel kabiliyetini korurken, bireyin en temel hak güvencelerini de gözeten, istisnai, son çare niteliğinde ve hukukun sıkı murakabesine tabi olan kamusal bir zorlama enstrümanıdır.
1.BÖLÜM: 5607 SAYILI KANUN KAPSAMINDA SİLAH KULLANMA YETKİSİ İLE İLGİLİ YARGITAY KARAR ÖRNEKLERİ
*Kaçan oto hırsızlığı zanlılarını yakalamak amacıyla hareket eden sanığın silah kullanması ve bu esnada masum bir üçüncü kişinin ölümüne sebebiyet vermesi olayında suçun hukuki nitelendirilmesini ele almaktadır. Olayda, insan kalabalığının ve trafiğin yoğun olduğu bir cadde veya kavşakta, ateş etme yetkisinin bulunmadığı bir ortamda kaçan araca doğru sakınmaksızın ateş edilmiş; bu sırada oradan geçmekte olan ve olayla hiçbir ilgisi bulunmayan maktul ensesinden vurularak hayatını kaybetmiştir. Yargıtay, sanığın temel amacının zanlıları yakalamak olduğunu ileri sürmesine karşın, kalabalık bir alanda ateş etmesi durumunda başka kişilerin vurulabileceğini öngörebileceği bir ortamda sakınmadan ateş etmeye devam etmesini değerlendirmiş; bu nedenle eylemin “kastı aşan müessir fiil sonucu ölüme sebebiyet verme” veya basit yaralama niyetiyle hareket edilip sınırın aşılması olarak kabul edilemeyeceğini, sanıkta olası kastla adam öldürme bilincinin kesin olarak mevcut bulunduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla yakalama düşüncesiyle ve silah kullanma yetkisi olmaksızın çevredekilerin can güvenliği hiçe sayılarak yapılan bu tür ateş etme eylemlerinde hukuka uygunluk sebebinin bulunmadığı ve failin doğrudan kasten/olası kastla adam öldürme suçundan cezalandırılması gerektiği hükme bağlanmıştır. (1.C.D 24.05.2006, 2004/4110, 2006/2101)
*Polis memurlarının görev ve yetki alanlarının genişliğini ve meşru müdafaa/kanun hükmünü yerine getirme sınırlarını ele alan çok kritik bir hukuki tespiti içermektedir. Kararda öncelikle, bir polisin resmi olarak izinli, istirahatte veya kendi branşı dışında bir zaman diliminde olsa dahi, görevli olduğu mülki sınırlar içerisinde bir suçla karşılaştığı anda hukuken “görev başında” sayıldığı ve suça müdahale etmek, delilleri korumak ve şüphelileri yakalamakla yükümlü olduğu vurgulanmaktadır. Somut olayda izinli olan bir polis memurunun, darp edilerek zorla silahının elinden alınmaya çalışılması üzerine ateş açması değerlendirilmiş; mahkeme bu durumu Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu (PVSK) kapsamında polise tanınan yasal silah kullanma yetkisinin bir parçası olarak kabul etmiştir. Yargıtay, polisin maruz kaldığı bu ağır ve haksız saldırı karşısında yasanın kendisine verdiği yetki sınırları içinde kaldığını, tepkisinde bir aşırılık veya orantısızlık bulunmadığını belirterek, eylemin ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran bir hukuka uygunluk nedeni (eski TCK 49/1, günümüz yasal düzenlemesinde ise meşru müdafaa veya kanun hükmünü yerine getirme) kapsamında değerlendirilmesi ve sanık polise ceza verilmemesi gerektiğine hükmetmiştir. (1.C.D. 28.10.1993, 1993/2106, 1993/2160)
*Kolluk görevlilerinin zor ve silah kullanma yetkisi çerçevesinde hukuka uygunluk nedenlerinden biri olan “kanunun hükmünü yerine getirme” kavramını somut bir olay üzerinden detaylıca ele almaktadır. Söz konusu adli olaya bakıldığında, Ümraniye İlçe Jandarma Karakol Komutanlığı bünyesinde önleyici yaya kolluk devriyesi görevini icra eden sanık jandarma görevlisi ve mesai arkadaşının, gece saat 01.00 ile 05.00 sularında İl Jandarma Komutanlığı Muhabere Merkezi tarafından telsizden anons edilen çalıntı beyaz renkli Uno marka hususi otomobili arama çalışması başlattığı görülmektedir; nitekim bu aracın çeşitli hırsızlık ve kapkaç olaylarına karıştığı yönünde resmi ihbarlar mevcuttur. Saat 02.45 sıralarında şüpheli aracın Mimar Sinan Bulvarı üzerinde devriye görevini yürüten nöbetçi sanık ve tanık kolluk görevlileri tarafından tespit edilmesi üzerine, görevlilerce defalarca düdük çalınarak ve el işaretleri yapılarak sürücüye “dur” ihtarında bulunulmuştur. Ancak maktulün idaresindeki araç, ihtar ve ikazlara uymak bir yana, durmak yerine aksine şüpheli otomobili doğrudan sanığın üzerine sürerek olay yerinden hızla kaçmaya çalışmıştır. Kolluk görevlilerinin can güvenliğini tehlikeye atan ve kaçmaya devam eden aracı durdurabilmek adına sanık jandarma personeli önce mevzuata uygun şekilde havaya bir el uyarı ateşi açmış, buna rağmen aracın kaçmaya devam etmesi üzerine ise otomobili tamamen durdurmayı temin etmek amacıyla doğrudan tekerleği hedef alarak arkasından bir el daha ateş etmiştir. Ne var ki, aracın bagajından içeri giren bu mermi ne yazık ki maktule isabet ederek ölümüne sebebiyet vermiştir. Olayın ardından araç içerisinde yapılan adli inceleme ve kontrollerde, şüpheli otomobilin düz kontak yapılmak suretiyle çalındığı, ayrıca bagajında yağmaya maruz kalan mağdur vatandaşlara ait çantalar ve özel eşyaların yer aldığı tespit edilmiştir. Yargıtay incelemesinde, sanığın eylemi değerlendirilirken 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu’nun 11, 25/a maddeleri, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun (PVSK) 16 ve 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu’nun 80/a, 87/1-c maddeleri ile ilgili Jandarma Yönetmeliği’nin 39. maddesi dikkate alınmıştır. Yüksek Mahkeme, sanığın kendisine verilen yasal yetkiye dayanarak, meşru meşruiyet ve kanuni sınırlar içerisinde silah kullandığını, meşru bir kolluk müdahalesinde bulunduğunu ve bu durumun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesinde düzenlenen “kanunun hükmünü yerine getirme” hukuka uygunluk nedeni kapsamına girdiğini belirterek sanığa ceza verilemeyeceğine karar vermiştir. (1.C.D. 30.10.2007, 2006/4717, 2007/7842)
2. BÖLÜM: GENEL DEĞERLENDİRME
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 22. maddesinde müstakil ve istisnai bir kamusal güç olarak düzenlenen silah kullanma yetkisi, devletin egemenlik haklarını, mali düzenini ve sınır emniyetini koruma kararlılığı ile bireyin en kutsal hakkı olan yaşam hakkı arasındaki hassas dengenin hukuki tescilidir. Sınır hatlarında, denizlerde veya gümrük sahalarında genellikle organize, finansal gücü yüksek ve kimi zaman doğrudan silahlı mukavemet göstermekten çekinmeyen suç şebekelerine karşı yürütülen bu amansız mücadele, adli kolluk görevlilerine zorlayıcı bir gücün tanınmasını kaçınılmaz kılmıştır. Ancak çalışmamız boyunca detaylarıyla ele alındığı üzere, yasa koyucu bu yetkiyi kolluk güçlerine ucu açık bir imtiyaz veya cezasızlık güvencesi sunan mutlak bir hak olarak değil; şartları, zamanlaması ve icra biçimi en ince ayrıntısına kadar kodlanmış istisnai bir “son çare” (ultima ratio) enstrümanı olarak bahşetmiştir. Kanunun özünde yatan temel felsefe, kaçakçılıkla mücadelenin operasyonel etkinliğini sağlarken, devletin “hukuk devleti” sıfatından taviz vermemesini garanti altına almaktır. Bu doğrultuda, 22. maddenin uygulanmasında en merkezi rolü oynayan kademeli güç kullanımı ve orantılılık ilkeleri, kolluğun silahına sarılmadan önce tüketmesi gereken tüm barışçıl ve caydırıcı yolları amir hüküm olarak önüne koymaktadır. Usulüne uygun yapılan bir “dur” ihtarı, ardından gelen havaya uyarı ateşi ve ancak başka hiçbir teknik veya fiziki vasıtayla şüphelinin durdurulmasının mümkün olmadığı o kaçınılmaz kırılma anında silahın yakalama amacıyla (öldürme kastı olmaksızın, sarsıcı boyutta) ateşlenmesi, bu yetkinin meşruiyet sınırlarını çizen aşamalardır.
Yargı pratiği ve yüksek mahkemelerin yaklaşımları açısından meseleye bakıldığında ise, gerek Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarında gerekse Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarında, kaçakçılık suçlarında silah kullanımı neticesinde meydana gelen yaralanma veya ölüm olaylarında son derece katı bir “mutlak zorunluluk” ve “ölçülülük” denetimi yapıldığı görülmektedir. Yargı mercileri, sadece mevzuattaki şekli şartların yerine getirilmiş olmasını meşruiyet için yeterli görmemekte; somut olayın gece veya gündüz gerçekleşmesi, şüphelinin kaçtığı arazinin yapısı, taşıdığı eşyanın niteliği (örneğin uyuşturucu veya silah kaçakçılığı ile ticari eşya kaçakçılığı arasındaki risk farkı) ve kolluk görevlisine yönelen tehdidin somutluğu gibi her bir değişkeni ayrı bir teraziye koymaktadır. Bu titiz denetim, bir yandan kolluk görevlilerinin görevlerini ifa ederken gereksiz cezai soruşturmalarla karşı karşıya kalıp pasifleşmesini engellemeyi amaçlarken, diğer yandan da kaçakçılık fiilinin yarattığı ekonomik zararın, bir insanın yaşam hakkının önüne geçecek şekilde ölçüsüzce cezalandırılmasına dönüştürülmesini bariyerlemektedir.
Nihai bir projeksiyonla özetlemek gerekirse; 5607 sayılı Kanun kapsamında silah kullanma yetkisinin gelecekte de toplumsal vicdanı yaralamayacak ve uluslararası insan hakları standartlarına halel getirmeyecek şekilde uygulanabilmesi, kolluk personelinin bu teknik ve hukuki sınırlar konusunda sürekli, nitelikli ve simülasyona dayalı eğitimlerden geçirilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Kanunun 22. maddesi, devletin suçla mücadeledeki azminin ve caydırıcılığının hukuki bir nişanesi olmakla birlikte, bu gücün sınırları adalet, hakkaniyet ve insan onuruna saygı çizgisiyle çizilmiştir. Kamu yararı ile bireysel hakların korunması arasındaki bu ince çizgi muhafaza edildiği, usuli kurallar yüksek mahkeme kararlarının ışığında titizlikle işletildiği ve silah kullanımı her zaman strictly (kesin surette) son çare olarak kaldığı müddetçe, söz konusu yetki Türk ceza adalet sisteminde meşru, dengeli ve demokratik bir kamusal güç unsuru olarak işlevini sürdürmeye devam edecektir.