Single Blog Title

This is a single blog caption

CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN VEYA AZALTAN NEDENLER

CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN VEYA AZALTAN NEDENLER

1. GİRİŞ

Ceza hukukunda bir kişinin gerçekleştirdiği fiilin kanunda suç olarak tanımlanmış olması, o kişinin mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelmez. Ceza sorumluluğunun doğabilmesi için yalnızca kanuni tipe uygun bir fiilin bulunması yeterli olmayıp fiilin hukuka aykırı olması ve failin gerçekleştirdiği fiilden dolayı kusurlu sayılabilmesi de gerekir. Bu nedenle suç teorisinde tipiklik, hukuka aykırılık ve kusurluluk birbirinden ayrı değerlendirilmesi gereken temel unsurlardır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, bu kapsamda bazı durumlarda failin gerçekleştirdiği fiili hukuka uygun kabul etmekte, bazı durumlarda ise fiil hukuka aykırı olmaya devam ettiği hâlde failin kusurluluğunu tamamen kaldırmakta veya azaltmaktadır. Kanunun “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlığını taşıyan ikinci bölümünde TCK m.24 ila m.34 arasında bu kurumlar düzenlenmiştir. Güncel TCK sistematiğinde bu bölüm; kanunun hükmü ve amirin emri, meşru savunma ve zorunluluk hâli, hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası, sınırın aşılması, cebir ve tehdit, haksız tahrik, hata, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik ile geçici nedenler ve alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma hükümlerini içermektedir.

Ancak bu kurumların tamamının aynı hukuki niteliğe sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin meşru savunma, hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası esas itibarıyla hukuka uygunluk nedeni niteliğindedir. Buna karşılık yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, cebir veya ağır tehdit gibi kurumlar esas itibarıyla kusurluluğu etkileyen nedenlerdir. Haksız tahrikte ise failin kusuru tamamen ortadan kalkmaz; kusurluluk derecesinin azalması nedeniyle cezada indirim yapılır.

Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü hukuka uygunluk nedeni bulunan bir fiil, hukuk düzeninin tamamı bakımından hukuka uygun kabul edilirken; kusurluluğu kaldıran nedenlerde fiil hukuka aykırı olmaya devam etmekte, yalnızca failin bu fiilden dolayı kişisel olarak kınanabilirliği ortadan kalkmaktadır.


2. CEZA SORUMLULUĞUNUN TEMELİ: KUSUR İLKESİ

Modern ceza hukukunun temel prensiplerinden biri “kusursuz ceza olmaz” ilkesidir. Bir kişiye ceza verilebilmesi için kişinin yaptığı davranıştan dolayı hukuken kınanabilir olması gerekir.

5237 sayılı TCK’nın benimsediği suç teorisinde kişinin cezalandırılması bakımından failin;

  • fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilmesi,
  • davranışlarını hukuk düzeninin gereklerine göre yönlendirebilmesi,
  • hukuka uygun davranmasının kendisinden beklenebilir olması

önem taşımaktadır.

Bu nedenle failin hareket serbestisini ortadan kaldıran veya ciddi biçimde azaltan bazı olağanüstü şartlarda ceza sorumluluğu da etkilenmektedir.

Örneğin kendisine silah doğrultularak suç işlemeye zorlanan bir kişinin irade serbestisi ile tamamen özgür iradesiyle suç işleyen kişinin irade serbestisi aynı değildir. Aynı şekilde ağır bir akıl hastalığı nedeniyle yaptığı hareketin anlamını kavrayamayan kişi ile sağlıklı bir kişinin kusurluluğu aynı şekilde değerlendirilemez.

Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlerin temelinde de bu düşünce bulunmaktadır.


3. KANUNUN HÜKMÜNÜ YERİNE GETİRME

TCK m.24/1’e göre:

“Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.”

Burada kişinin gerçekleştirdiği davranış başka şartlar altında bir suç tipini oluşturabilecek olmasına rağmen kanunun verdiği yetki veya yüklediği görev nedeniyle hukuka uygun hâle gelmektedir. TCK m.24 ayrıca yetkili merciden verilen ve görev gereği yerine getirilmesi zorunlu emirlerin uygulanmasına ilişkin sorumluluk rejimini de düzenlemektedir. Konusu suç teşkil eden emrin ise kural olarak yerine getirilemeyeceği açıkça belirtilmiştir.

Örneğin kesinleşmiş bir mahkeme kararı doğrultusunda hükümlüyü ceza infaz kurumuna götüren kolluk görevlisinin kişinin hareket özgürlüğünü sınırlaması teknik anlamda kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakma niteliğinde görünse de kanunun verdiği görevin yerine getirilmesi nedeniyle hukuka uygundur.

Benzer şekilde usulüne uygun arama kararını uygulayan kolluk görevlisinin konuta girmesi veya eşyalara müdahale etmesi, kanuni şartlar içerisinde gerçekleştirildiğinde suç oluşturmaz.

Ancak kanunun verdiği yetkinin sınırlarının aşılması hâlinde hukuka uygunluk ortadan kalkabilir. Bu nedenle “kanunun hükmünü yerine getirme” sınırsız bir yetki olarak yorumlanamaz.


4. AMİRİN EMRİNİ YERİNE GETİRME

TCK m.24/2 uyarınca yetkili bir merciden verilen ve yerine getirilmesi görev gereği zorunlu olan emri uygulayan kişi belirli koşullar altında sorumlu tutulmaz.

Bunun için öncelikle;

  1. emri veren makamın yetkili olması,
  2. emrin görev alanına ilişkin bulunması,
  3. emrin yerine getirilmesinin görev gereği zorunlu olması

gerekir.

Bununla birlikte TCK m.24/3 çok önemli bir sınır getirmektedir:

Konusu suç teşkil eden emir hiçbir şekilde yerine getirilemez.

Dolayısıyla kamu görevlisinin “amir emretti” şeklindeki savunması her durumda ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Açıkça suç oluşturan bir emir yerine getirilmişse kural olarak hem emri veren hem de emri uygulayan kişinin ceza sorumluluğu gündeme gelebilir. Yalnızca emrin hukuka uygunluğunun denetlenmesinin kanun tarafından engellendiği özel durumlarda sorumluluğun emri veren kişiye ait olması mümkündür.


5. MEŞRU SAVUNMA

Ceza hukukunda en önemli hukuka uygunluk nedenlerinden biri meşru savunmadır.

TCK m.25/1 uyarınca kişinin kendisine veya başka bir kişiye ait bir hakka yönelik gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız saldırıyı, saldırıyla orantılı biçimde ve saldırıyı defetmek zorunluluğuyla gerçekleştirdiği fiiller nedeniyle kendisine ceza verilmez.

Meşru savunma yalnızca yaşam hakkına yönelik saldırılar bakımından uygulanmaz. Kanun açık biçimde “bir hakka” yönelik saldırıdan söz etmektedir. Bu nedenle somut olayın niteliğine göre vücut dokunulmazlığı, cinsel dokunulmazlık, malvarlığı veya konut dokunulmazlığı gibi haklara yönelik saldırılar da meşru savunmaya konu olabilir.

5.1. Haksız Bir Saldırı Bulunmalıdır

Meşru savunmanın ilk koşulu bir saldırının bulunmasıdır.

Saldırının hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka uygun biçimde gerçekleştirilen bir davranışa karşı meşru savunmada bulunulması mümkün değildir.

Örneğin hukuka uygun şekilde yakalama işlemi yapan kolluk görevlisine karşı kişinin direnmesi kural olarak meşru savunma oluşturmaz.

5.2. Saldırı Güncel Olmalıdır

Meşru savunma geçmişte sona ermiş bir saldırının intikamını alma aracı değildir.

Saldırının;

  • başlamış olması,
  • başlamasının muhakkak bulunması veya
  • tekrarının muhakkak olması

gerekir.

Saldırı bittikten sonra failin saldırgana zarar vermesi hâlinde artık meşru savunmadan değil, şartları varsa haksız tahrikten söz edilebilir.

Bu ayrım uygulamada özellikle kavga, yaralama ve öldürme dosyalarında son derece önemlidir.

5.3. Savunma Zorunlu Olmalıdır

Gerçekleştirilen hareketin saldırıyı bertaraf etmeye yönelik olması gerekir.

Savunma adı altında saldırgandan intikam alınması meşru savunma kapsamında değerlendirilemez.

Burada olayın gerçekleştiği anın şartları dikkate alınmalıdır. Failden olay sırasında saniyeler içinde son derece ayrıntılı ve soğukkanlı bir hukuki değerlendirme yapması beklenemez.

5.4. Savunma ile Saldırı Arasında Oran Bulunmalıdır

Meşru savunmada önemli koşullardan biri de orantılılıktır.

Ancak orantılılık yalnızca kullanılan araçların karşılaştırılması anlamına gelmez.

Örneğin saldırganın bıçak kullanması hâlinde savunan kişinin mutlaka bıçakla karşılık vermesi gerektiği şeklinde mekanik bir değerlendirme yapılamaz. Saldırının yoğunluğu, kişilerin fiziksel özellikleri, olayın gerçekleştiği ortam, saldırganların sayısı, saldırının devam edip etmediği ve savunmanın başka türlü mümkün olup olmadığı birlikte değerlendirilmelidir.


6. MEŞRU SAVUNMADA SINIRIN AŞILMASI

TCK m.27 meşru savunmanın veya diğer ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerin sınırının aşılması hâlini ayrıca düzenlemektedir.

TCK m.27/1’e göre sınırın kast olmaksızın aşılması ve fiilin taksirli şeklinin de kanunda suç olarak düzenlenmesi durumunda, taksirli suç için öngörülen cezada indirim yapılır.

Ancak meşru savunma bakımından çok daha özel bir hüküm bulunmaktadır.

TCK m.27/2’ye göre:

“Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.”

Bu düzenlemenin temelinde saldırıya uğrayan kişinin psikolojik durumu bulunmaktadır.

Örneğin gece evine giren saldırganla karşılaşan kişinin olay sırasında saldırıyı bertaraf etmek için objektif olarak gerekli olandan daha yoğun bir savunmada bulunması mümkündür. Kullanılan gücün fazlalığı saldırının yarattığı mazur görülebilir korku, heyecan veya telaştan kaynaklanmışsa ceza sorumluluğu ortadan kalkabilir.

Ancak saldırı tamamen sona erdikten sonra saldırganın takip edilerek cezalandırılması bu hüküm kapsamında değerlendirilemez.


7. ZORUNLULUK HÂLİ

TCK m.25/2’de düzenlenen zorunluluk hâli, meşru savunmaya benzemekle birlikte farklı bir hukuki kurumdur.

Kanuna göre kişinin kendisinin bilerek neden olmadığı, kendisinin veya başkasının hakkına yönelik ağır ve muhakkak bir tehlikeden başka şekilde kurtulma imkânı bulunmaması hâlinde, tehlikenin ağırlığı ile kullanılan araç arasında orantı bulunmak şartıyla gerçekleştirilen fiilden dolayı faile ceza verilmez.

Meşru savunma ile zorunluluk hâli arasındaki temel fark şudur:

Meşru savunmada bir haksız saldırı vardır. Zorunluluk hâlinde ise bir tehlike vardır.

Bu tehlikenin mutlaka bir insanın haksız davranışından kaynaklanması gerekmez.

Örneğin doğal afet, yangın, hayvan saldırısı veya başka bir olağanüstü durum zorunluluk hâlinin kaynağı olabilir.

Tipik örnek olarak büyük bir yangından kaçabilmek için başka bir kişiye ait kapının kırılması gösterilebilir. Normal koşullarda mala zarar verme suçunun maddi unsurları gündeme gelebilecek olsa da kişinin yaşamını kurtarmak için başka seçeneği yoksa zorunluluk hâlinin şartları değerlendirilebilir.

Zorunluluk hâlinin uygulanabilmesi için;

  • ağır ve muhakkak bir tehlike,
  • tehlikeye bilerek sebebiyet verilmemiş olması,
  • başka türlü korunma olanağının bulunmaması,
  • tehlike ile feda edilen hukuki değer arasında makul oran

aranmaktadır.


8. HAKKIN KULLANILMASI

TCK m.26/1’e göre:

“Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.”

Bir hukuk normunun kişiye tanıdığı hakkın sınırları içerisinde kullanılması sırasında gerçekleştirilen davranışlar suç oluşturmaz.

Ancak hakkın gerçekten hukuk düzenince tanınmış olması ve hakkın sınırları içerisinde kullanılması gerekir.

Örneğin eleştiri hakkı, şikâyet hakkı, dava hakkı veya belirli mesleki faaliyetlerden kaynaklanan yetkiler bazı durumlarda bu kapsamda değerlendirilebilir.

Bununla birlikte bir hakkın varlığı kişiye sınırsız hareket serbestisi sağlamaz.

Örneğin şikâyet hakkının kullanılması kişiye bilinçli biçimde gerçeğe aykırı suç isnadında bulunma hakkı vermez. Aynı şekilde eleştiri özgürlüğünün bulunması, somut olayın şartlarına göre hakaret teşkil eden her türlü ifadenin otomatik olarak hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.


9. İLGİLİNİN RIZASI

TCK m.26/2 uyarınca kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olarak açıkladığı rıza çerçevesinde gerçekleştirilen fiilden dolayı ceza verilmez.

Geçerli rızadan söz edilebilmesi için öncelikle rıza gösteren kişinin ilgili hukuki değer üzerinde tasarruf yetkisinin bulunması gerekir.

Ayrıca rızanın;

  • fiilden önce veya en geç fiilin gerçekleştirildiği sırada mevcut olması,
  • özgür iradeye dayanması,
  • rıza açıklama yeteneğine sahip kişi tarafından verilmesi,
  • gerçekleştirilen fiili kapsaması

gerekir.

Her hukuki değer üzerinde serbestçe tasarruf edilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle “mağdur kabul etti” savunması her suç bakımından ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.


10. CEBİR, ŞİDDET, KORKUTMA VE TEHDİT

TCK m.28’e göre karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet ya da muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucunda suç işleyen kişiye ceza verilmez.

Bu durumda cebir, şiddet veya tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır.

Bu düzenlemenin temelinde irade özgürlüğünün ortadan kalkması bulunmaktadır.

Her tehdit TCK m.28 kapsamında değildir.

Tehdidin kişinin irade serbestisini ciddi şekilde ortadan kaldırabilecek derecede ağır ve muhakkak olması gerekir.

Örneğin kişinin kendisinin veya yakınlarının derhâl öldürüleceği tehdidi altında suç işlemeye zorlanması ile gelecekte belirsiz bir zarar verileceğine ilişkin sıradan bir tehdit aynı şekilde değerlendirilmez.

Somut olayda;

  • tehdidin ağırlığı,
  • gerçekleşme ihtimali,
  • failin tehditten kaçınma imkânı,
  • kolluk makamlarına ulaşabilme imkânı,
  • tehdit ile işlenen suç arasındaki bağlantı

birlikte değerlendirilmelidir.


11. HAKSIZ TAHRİK

TCK m.29’da düzenlenen haksız tahrik, ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldıran değil, cezayı azaltan bir kurumdur.

Kanuna göre haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kişinin cezasında indirim yapılmaktadır. Müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları bakımından özel ceza aralıkları belirlenmiş, diğer cezalar bakımından ise dörtte birden dörtte üçe kadar indirim öngörülmüştür.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu haksız tahriki, haksız fiilin failin iradesi üzerinde meydana getirdiği zayıflama nedeniyle kusur yeteneğinin azalması şeklinde açıklamaktadır. Yargıtay’ın istikrar kazanmış yaklaşımına göre haksız tahrikin uygulanabilmesi için haksız bir fiilin bulunması, failin hiddet veya şiddetli elem altında kalması, işlenen suçun bu ruhsal durumun tepkisi olması ve kural olarak tahrik oluşturan davranışın mağdurdan kaynaklanması gerekir.

11.1. Haksız Bir Fiil Bulunmalıdır

Tahriki meydana getiren davranışın mutlaka ayrıca suç oluşturması gerekmez.

Hukuk düzenince haksız kabul edilebilecek bir davranış yeterlidir.

Ancak tamamen hukuka uygun bir davranış nedeniyle haksız tahrik indirimi uygulanamaz.

11.2. Hiddet veya Şiddetli Elem Oluşmalıdır

Fail, haksız fiilin etkisiyle psikolojik olarak etkilenmiş olmalıdır.

Buradaki hiddet öfkeyi; şiddetli elem ise yoğun üzüntü, acı ve ruhsal sarsıntıyı ifade etmektedir.

11.3. Suç Tahrikin Etkisiyle İşlenmelidir

Haksız hareket ile işlenen suç arasında psikolojik nedensellik bulunmalıdır.

Aradan zaman geçmiş olması tek başına haksız tahriki ortadan kaldırmaz. Önemli olan tahrikin meydana getirdiği psikolojik etkinin suç sırasında devam edip etmediğidir.

Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu da haksız hareketin psikolojik etkisinin devam ettiğinin kabul edilmesinin gerektiği durumlarda tahrik hükümlerinin uygulanabileceğini belirtmektedir.

11.4. Karşılıklı Haksız Hareketler

Uygulamada en tartışmalı konulardan biri tarafların karşılıklı olarak haksız davranışlarda bulunmasıdır.

Yargıtay’a göre kural olarak ilk haksız hareketi gerçekleştiren kişi karşı tarafın buna karşı verdiği tepki nedeniyle haksız tahrikten yararlanamaz.

Ancak karşı tarafın tepkisinin ilk hareketle karşılaştırıldığında açık biçimde orantısız olması durumunda bu yeni hareket bağımsız bir haksız fiil hâline gelebilir ve tahrik hükümleri yeniden gündeme gelebilir.


12. MEŞRU SAVUNMA İLE HAKSIZ TAHRİK ARASINDAKİ FARK

Uygulamada en fazla karıştırılan kurumlardan biri meşru savunma ile haksız tahriktir.

Aralarındaki fark son derece önemlidir.

Meşru savunmada:
Devam eden veya gerçekleşmesi muhakkak haksız saldırı vardır ve fail saldırıyı bertaraf etmek amacıyla hareket etmektedir.

Haksız tahrikte:
Fail haksız bir hareket nedeniyle ortaya çıkan hiddet veya şiddetli elemin etkisiyle suç işlemektedir.

Meşru savunmanın şartları gerçekleşmişse fiil hukuka uygundur ve faile ceza verilmez.

Haksız tahrikte ise işlenen fiil hukuka aykırı olmaya devam eder; yalnızca failin kusurundaki azalma nedeniyle cezasında indirim yapılır.

Örneğin bıçakla saldırmaya devam eden kişiyi etkisiz hâle getirmek amacıyla zorunlu ve orantılı şekilde yaralayan kişi bakımından meşru savunma gündeme gelebilir.

Buna karşılık saldırgan etkisiz hâle getirildikten ve saldırı sona erdikten sonra sırf öfke nedeniyle saldırgana zarar verilmesi hâlinde meşru savunma değil, şartları mevcutsa haksız tahrik değerlendirilebilir.


13. HATA

TCK m.30 ceza hukukunda hatanın failin kast ve kusurluluğuna etkisini düzenlemektedir.

Hata birkaç farklı görünümde ortaya çıkabilir.

13.1. Suçun Maddi Unsurlarında Hata

TCK m.30/1’e göre fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen kişi kasten hareket etmiş olmaz.

Ancak taksirli sorumluluk şartları varsa taksirden dolayı sorumluluk devam edebilir.

Örneğin başka bir kişiye ait olduğunu bilmeden kendi malı zannederek bir eşyayı alan kişinin hırsızlık kastından söz edilmesi mümkün olmayabilir.

13.2. Nitelikli Hâllerde Hata

Fail suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâlinin bulunduğu konusunda hataya düşmüşse TCK m.30/2 kapsamında hatasından yararlanabilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu da nitelikli hâllerde hata bakımından failin yanılgısının sorumluluğun belirlenmesinde dikkate alınması gerektiğini kabul etmektedir.

13.3. Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenlerde Hata

TCK m.30/3’e göre ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ilişkin şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz hataya düşen kişi bu hatasından yararlanır.

Örneğin gerçekte saldırı bulunmamasına rağmen olayın somut koşullarında kendisine saldırılmak üzere olduğunu kaçınılmaz biçimde zanneden kişinin durumu bu kapsamda tartışılabilir.

Yargıtay da bu hüküm bakımından hatanın kaçınılmaz olmasını aramakta; kişinin dikkatsizlik veya özensizliği sonucunda düştüğü her hatanın ceza sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağını vurgulamaktadır.

13.4. Haksızlık Yanılgısı

TCK m.30’un bir diğer önemli yönü, kişinin işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz yanılgıya düşmesidir.

Burada kişi yaptığı hareketin maddi özelliklerini bilmekte ancak davranışının hukuk düzenince yasak olduğunu kaçınılmaz biçimde bilmemektedir.

Yargıtay içtihadında hata ile haksızlık yanılgısı arasındaki ayrım özellikle vurgulanmakta ve normun sınırlarına ilişkin yanılgılar ile olayın maddi şartlarına ilişkin yanılgıların farklı değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmektedir.


14. YAŞ KÜÇÜKLÜĞÜ

TCK m.31 çocukların ceza sorumluluğunu yaş gruplarına göre farklılaştırmıştır.

Ceza hukukunda çocukların yetişkinlerle aynı kusur yeteneğine sahip olmadığı kabul edilmektedir.

14.1. On İki Yaşını Doldurmamış Çocuklar

Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış çocukların ceza sorumluluğu bulunmaz.

Bu çocuklar hakkında ceza kovuşturması yapılamaz; ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

Burada kanun koyucu çocuğun somut olayda fiilin anlamını anlayıp anlamadığı konusunda ayrıca inceleme yapılmasına gerek olmaksızın ceza sorumluluğunun bulunmadığını kabul etmektedir.

14.2. On İki – On Beş Yaş Grubu

Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş fakat on beş yaşını doldurmamış çocuk bakımından bireysel değerlendirme yapılır.

Çocuğun;

  • işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı,
  • davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişip gelişmediği

belirlenmelidir.

Bu yeteneklerin bulunmaması hâlinde çocuğun ceza sorumluluğu bulunmaz.

Bulunması hâlinde ise çocuk hakkında yaş küçüklüğüne bağlı indirim uygulanır.

14.3. On Beş – On Sekiz Yaş Grubu

Fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş ancak on sekiz yaşını doldurmamış kişiler bakımından ceza sorumluluğu kabul edilmekle birlikte yaş küçüklüğü nedeniyle cezada indirim yapılmaktadır.

Bunun temelinde bu yaş grubundaki kişilerin algılama yetenekleri büyük ölçüde gelişmiş olsa dahi davranışlarını yönlendirme yeteneklerinin yetişkinlerle tamamen aynı seviyede olmadığı düşüncesi bulunmaktadır.


15. AKIL HASTALIĞI

TCK m.32 akıl hastalığının ceza sorumluluğuna etkisini düzenlemektedir.

Burada önemli olan yalnızca kişinin psikiyatrik bir hastalığının bulunması değildir.

Akıl hastalığının suçun işlendiği anda kişinin algılama veya davranışlarını yönlendirme yeteneği üzerindeki etkisi değerlendirilir.

15.1. Tam Akıl Hastalığı

Akıl hastalığı nedeniyle kişi işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamıyor veya davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış bulunuyorsa kendisine ceza verilmez.

Ancak kişi hakkında akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

Dolayısıyla “ceza verilmemesi”, kişinin hiçbir hukuki tedbire tabi tutulmayacağı anlamına gelmez.

15.2. Azalmış Ceza Sorumluluğu

TCK m.32/2 kapsamında kişinin yeteneklerinin tamamen ortadan kalkmamakla birlikte önemli ölçüde azalması hâlinde ceza sorumluluğu devam eder ancak kanunda öngörülen şekilde cezasında indirim yapılabilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, akıl hastalığı değerlendirmesinde hastalığın suç tarihinde mevcut olup olmadığının ve failin algılama veya davranışlarını yönlendirme yeteneğine etkisinin tereddütsüz biçimde tespit edilmesini aramaktadır.

Nitekim Ceza Genel Kurulu, kendi içinde çelişkili bulunan sağlık raporunun hüküm kurmaya yeterli olmayacağını ve failin tam veya kısmi akıl hastalığı konusunda hükme esas alınabilecek nitelikte uzman raporu alınması gerektiğini kabul etmiştir.

Bu nedenle ceza yargılamasında yalnızca kişinin psikiyatrik tanısının bulunması yeterli değildir. Esas soru şu olmalıdır:

Akıl hastalığı suçun işlendiği anda failin kusur yeteneğini ne ölçüde etkilemiştir?


16. SAĞIR VE DİLSİZLİK

TCK m.33, doğuştan veya erken dönemde meydana gelen sağır ve dilsizliğin kişinin algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin gelişimi üzerindeki etkisini dikkate alan özel bir düzenlemedir.

Kanuna göre yaş küçüklüğüne ilişkin hükümler sağır ve dilsiz kişiler bakımından daha ileri yaş gruplarına uygulanmaktadır.

Buna göre;

  • on iki yaşını doldurmamış çocuklara ilişkin hükümler, on beş yaşını doldurmamış sağır ve dilsizler hakkında,
  • on iki ile on beş yaş arasındaki çocuklara ilişkin hükümler, on beş ile on sekiz yaş arasındaki sağır ve dilsizler hakkında,
  • on beş ile on sekiz yaş arasındaki çocuklara ilişkin hükümler ise on sekiz ile yirmi bir yaş arasındaki sağır ve dilsizler hakkında

uygulanmaktadır.

Bu düzenleme sağır ve dilsizliği tek başına akıl hastalığı olarak kabul etmemektedir. Düzenlemenin temelinde kişinin sosyal ve zihinsel gelişiminin iletişim engeli nedeniyle farklı seyredebilmesi bulunmaktadır.


17. GEÇİCİ NEDENLER

TCK m.34/1’e göre geçici bir nedenle işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalan kişiye ceza verilmez.

Geçici neden, kalıcı akıl hastalığından farklı olarak kişinin kusur yeteneğini geçici süreyle etkileyen durumları ifade eder.

Bu nedenin fail tarafından bilerek meydana getirilmemiş olması özellikle önemlidir.

Uygulamada bazı geçici bilinç bozuklukları, hastalıklar veya olağanüstü fizyolojik ve psikiyatrik durumlar bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu husus çoğu zaman adli tıp ve psikiyatri uzmanlığı gerektirmektedir. TCK m.34 kapsamındaki “geçici neden” kavramının adli psikiyatrik açıdan ayrıca incelenen bir ceza sorumluluğu problemi olduğu da akademik çalışmalarda vurgulanmaktadır.


18. ALKOL VEYA UYUŞTURUCU MADDE ETKİSİNDE OLMA

Alkol veya uyuşturucu madde etkisinde suç işlenmesi bakımından TCK önemli bir ayrım yapmaktadır.

18.1. İrade Dışı Alkol veya Uyuşturucu Madde Alınması

Kişinin iradesi dışında alkol veya uyuşturucu madde alması sonucunda fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin önemli ölçüde azalması durumunda TCK m.34/1 kapsamında ceza verilmemesi mümkündür.

Örneğin kişinin bilgisi dışında içeceğine uyuşturucu madde konulması teorik olarak bu kapsamda değerlendirilebilir.

Ancak kişinin gerçekten iradesi dışında madde aldığı ve bunun kusur yeteneğini kanunun aradığı seviyede etkilediği ispatlanmalıdır.

18.2. İradi Alkol veya Uyuşturucu Madde Kullanımı

TCK m.34/2 açık bir kural koymaktadır:

İradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisinde suç işleyen kişi birinci fıkra hükmünden yararlanamaz.

Dolayısıyla kişinin kendi iradesiyle yoğun şekilde alkol aldıktan sonra “ne yaptığımı hatırlamıyorum” savunmasında bulunması tek başına ceza sorumluluğunu kaldırmaz.

Güncel Yargıtay uygulamasında da iradi alkol kullanımının TCK m.34 kapsamında ceza sorumluluğunu kaldırmadığı kabul edilmektedir.


19. CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN NEDENLERİN İSPATI

Ceza yargılamasında bu nedenlerin değerlendirilmesi çoğu zaman olayın ayrıntılı biçimde yeniden kurulmasını gerektirir.

Özellikle;

  • kamera kayıtları,
  • tanık anlatımları,
  • olay yeri inceleme tutanakları,
  • adli tıp raporları,
  • silah ve balistik incelemeleri,
  • taraflar arasındaki önceki mesajlaşmalar,
  • sağlık kayıtları,
  • psikiyatri raporları,
  • HTS ve dijital veriler

son derece önemlidir.

Örneğin meşru savunma iddiasında yalnızca sanığın “bana saldırdı” şeklindeki beyanıyla yetinilmemelidir.

Saldırının başlangıç anı, devam edip etmediği, saldırganın kullandığı araç, yaralanmaların yeri, tarafların fiziksel durumları ve olayın gerçekleşme biçimi birlikte değerlendirilmelidir.

Akıl hastalığında ise failin yalnızca güncel psikiyatrik durumu değil, özellikle suç tarihindeki kusur yeteneği araştırılmalıdır.

Haksız tahrikte de mağdurdan kaynaklanan haksız hareketin varlığı ve bu hareketin failin psikolojisi üzerindeki etkisi somut delillerle belirlenmelidir.


20. CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN VE AZALTAN NEDENLER ARASINDAKİ TEMEL AYRIM

Konu sistematik olarak değerlendirildiğinde üç farklı hukuki sonuç ortaya çıkmaktadır.

Birinci grup: Fiili hukuka uygun hâle getiren nedenler

Bunlara özellikle;

  • kanunun hükmünün yerine getirilmesi,
  • meşru savunma,
  • hakkın kullanılması,
  • ilgilinin geçerli rızası

örnek verilebilir.

Bu durumda davranışın hukuka aykırılığı ortadan kalkmaktadır.

İkinci grup: Kusurluluğu kaldıran nedenler

Örneğin;

  • ağır akıl hastalığı,
  • belirli yaş küçüklüğü hâlleri,
  • karşı konulamayacak cebir veya ağır tehdit,
  • belirli geçici nedenler

failin fiilden dolayı kınanabilirliğini ortadan kaldırabilir.

Fiil hukuka aykırı olmaya devam etmekle birlikte fail cezalandırılmaz.

Üçüncü grup: Kusurluluğu azaltan nedenler

Haksız tahrik ve bazı yaş küçüklüğü veya akıl hastalığı hâlleri buna örnek gösterilebilir.

Bu durumda ceza sorumluluğu tamamen ortadan kalkmaz; fail hakkında daha düşük ceza uygulanır.


21. UYGULAMADA EN ÖNEMLİ HUSUS: SOMUT OLAYIN BÜTÜNÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ

Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlerde teorik kurallar kadar olayın nasıl gerçekleştiği de önemlidir.

Örneğin bir kasten yaralama dosyasında aynı davranış;

  • saldırı devam ederken gerçekleştirilmişse meşru savunma,
  • meşru savunmanın sınırı korku veya panik nedeniyle aşılmışsa TCK m.27/2,
  • saldırı sona erdikten hemen sonra saldırının yarattığı öfkeyle gerçekleştirilmişse haksız tahrik,
  • fail kendisine saldırı olduğunu kaçınılmaz biçimde yanlış değerlendirmişse hata

kapsamında tartışılabilir.

Bu kurumların sonuçları ise birbirinden tamamen farklıdır.

Bu nedenle ceza dosyasında savunmanın hukuki nitelendirilmesi yapılırken yalnızca suç tipine değil, olayın kronolojisine odaklanılması gerekir.

Özellikle saldırının ne zaman başladığı, ne zaman sona erdiği, failin hangi anda hangi davranışı gerçekleştirdiği ve davranışın hangi psikolojik durum altında meydana geldiği ortaya konulmalıdır.


22. SONUÇ

Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler, Türk ceza hukukunda kusur ilkesinin ve adalet düşüncesinin en önemli yansımalarından biridir. Hukuk düzeni yalnızca meydana gelen neticeye bakarak ceza sorumluluğu belirlememekte; kişinin hangi şartlar altında hareket ettiğini, davranışını yönlendirme imkânının bulunup bulunmadığını ve fiilin gerçekleştirilmesinin kendisinden kaçınılabilir olup olmadığını da dikkate almaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 24 ila 34. maddeleri arasında düzenlenen sistem içerisinde kanunun hükmünün yerine getirilmesi, meşru savunma, zorunluluk hâli, hakkın kullanılması, ilgilinin rızası, cebir ve tehdit, haksız tahrik, hata, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik ve geçici nedenler birbirinden farklı şart ve sonuçlara bağlanmıştır.

Bu kurumlar içerisinde özellikle meşru savunma, meşru savunmada sınırın aşılması ve haksız tahrik ayrımı uygulamada büyük önem taşımaktadır. Devam eden haksız saldırıyı bertaraf etmek amacıyla gerçekleştirilen zorunlu ve orantılı savunma hukuka uygun iken, saldırı sona erdikten sonra hiddet veya şiddetli elemin etkisiyle suç işlenmesi ancak haksız tahrik indiriminin uygulanmasına neden olabilir. Meşru savunmanın sınırının saldırının yarattığı mazur görülebilir korku, heyecan veya telaş nedeniyle aşılması ise TCK m.27/2 kapsamında cezasızlık sonucunu doğurabilir.

Benzer biçimde akıl hastalığı, yaş küçüklüğü ve geçici nedenler bakımından kişinin yalnızca belirli bir özelliğe sahip olması yeterli değildir. Esas olarak suçun işlendiği sıradaki algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin değerlendirilmesi gerekir. Yargıtay’ın özellikle akıl hastalığına ilişkin içtihatlarında, hükme esas alınacak tıbbi raporların açık, denetlenebilir ve kişinin suç tarihindeki ceza sorumluluğunu ortaya koyabilecek nitelikte olması gerektiğinin vurgulanması bu yaklaşımın sonucudur.

Haksız tahrikte ise Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı, yalnızca mağdurun haksız davranışının bulunmasını yeterli görmemekte; bu hareketin fail üzerinde gerçekten hiddet veya şiddetli elem meydana getirip getirmediğini ve suçun bu psikolojik durumun etkisiyle işlenip işlenmediğini araştırmaktadır. Tahrik indiriminin oranının belirlenmesinde de haksız hareketin niteliği, yoğunluğu, zamanı ve tarafların karşılıklı davranışları somut olay çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler, ceza yargılamasında tali nitelikte savunmalar olarak görülmemelidir. Somut olayın özelliklerine göre bu hükümler kişinin ağır bir cezaya mahkûm edilmesi ile beraat etmesi veya hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi arasındaki farkı yaratabilecek niteliktedir. Bu sebeple soruşturma ve kovuşturma aşamalarında olayın oluş şekli, tarafların davranışları, failin psikolojik ve fizyolojik durumu, saldırının veya tehlikenin niteliği ve mevcut tüm maddi deliller birlikte değerlendirilerek hangi ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenin uygulanabileceği ayrıntılı şekilde incelenmelidir.

Türk ceza hukukunda adil bir cezalandırmanın temel şartı, yalnızca “fail ne yaptı?” sorusuna cevap vermek değil; aynı zamanda “hangi koşullar altında ve ne ölçüde özgür bir iradeyle yaptı?” sorusunu da cevaplandırmaktır. Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ilişkin düzenlemelerin ortak amacı da tam olarak budur.

Leave a Reply

Call Now Button