Single Blog Title

This is a single blog caption

Esasa İlişkin Kabul Edilemezlik Nedenleri

1. Açıkça Dayanaktan Yoksun Olma

AİHM başvurularında açıkça dayanaktan yoksunluk kavramı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 35. maddesinde düzenlenen kabul edilebilirlik kriterleri arasında önemli bir yer tutar. Bir başvuru, resmi koşulları yerine getirse bile, Mahkeme esas incelemesine geçmeden önce “açıkça dayanaktan yoksun” olduğu gerekçesiyle reddedilebilir. Bu durum, başvuruların filtrelenmesini sağlamakta ve Mahkeme’nin yalnızca ciddi insan hakları ihlalleriyle ilgilenmesini güvence altına almaktadır.

Açıkça Dayanaktan Yoksunluk Nedir?

“Açıkça dayanaktan yoksun” kavramı, başvurunun Sözleşme kapsamında güvence altına alınan hakların ihlal edildiği yönünde ikna edici bir görünüm sergilememesi anlamına gelir. Yani, iddialar her ne kadar şeklen doğru başvurulmuş olsa da, içerik bakımından Mahkeme önünde korunmaya değer bir hak ihlali ihtimali ortaya koymuyorsa, başvuru bu gerekçeyle reddedilir.

  • Örnek: Mentzen/Letonya (k.k.), 2004 kararında Mahkeme, başvurunun ayrıntılı incelenmesine gerek duymadan, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu belirtmiştir. Bu da kavramın, yalnızca “bariz haksızlık” içeren başvurular için değil, esasa ilişkin daha derinlikli değerlendirmeler sonucunda da uygulanabileceğini gösterir.

Açıkça dayanaktan yoksunluk gerekçesiyle reddedilen başvuruların büyük bölümü, tek hâkim veya üç hâkimden oluşan Komite tarafından hızlıca karara bağlanır (AİHS m. 27–28). Ancak bazı durumlarda, şikâyetin niteliği gereği, Daire veya istisnai hallerde Büyük Daire tarafından da değerlendirme yapılabilir.

  • Örnek: Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.), 2002, Demopoulos ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), 2010 ve Hanan/Almanya [BD], 2021 kararlarında Mahkeme, başvuruların esas incelemesine geçmeden dayanaktan yoksun olduklarına hükmetmiştir.

Bir başvurunun tamamı “açıkça dayanaktan yoksun” bulunabileceği gibi, yalnızca belirli şikâyetler de bu gerekçeyle reddedilebilir. Örneğin, başvurunun bir kısmı kabul edilebilir bulunurken, diğer kısımlarının Sözleşme’nin ihlal edildiği izlenimini yaratmaması nedeniyle reddi mümkündür. Bu yaklaşım, özellikle “dördüncü derece yargı organı doktrini” kapsamında sıkça karşımıza çıkar.

Mahkeme, ulusal yargı mercilerinin yerine geçerek yeniden delil değerlendirmesi yapmaz. Bu nedenle, yalnızca iç hukukta çözümlenmiş bir davanın yeniden temyizi niteliğindeki başvurular, açıkça dayanaktan yoksun görülür.

İkincillik İlkesi Bağlantısı

Açıkça dayanaktan yoksunluk gerekçesi, AİHM’in işleyişinde temel bir rol oynayan ikincillik ilkesi ile doğrudan ilişkilidir. Bu ilkeye göre, insan haklarının korunması öncelikle taraf devletlerin görevidir. AİHM ancak ulusal makamların yetersiz kaldığı durumlarda devreye girer.

  • Örnek: Scordino/İtalya (no. 1) [BD], 2006 ve Dubska ve Krejzova/Çek Cumhuriyeti [BD], 2016 kararlarında, Mahkeme iç hukuk yollarının öncelikle ulusal düzeyde işletilmesi gerektiğini hatırlatmış ve başvurunun bu bağlamda dayanaktan yoksun olduğuna hükmetmiştir.

2. Dördüncü Derece Yargı Organı (Fourth Instance)

AİHM başvurularında dördüncü derece yargı organı doktrini, kabul edilebilirlik aşamasında en sık karşılaşılan reddetme gerekçelerinden biridir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ulusal mahkemelerin kararlarını bir temyiz veya düzeltme mercii gibi yeniden inceleme yetkisine sahip değildir. Bu nedenle, yalnızca iç hukukta verilen kararların doğruluğunu sorgulamak amacıyla yapılan başvurular, “dördüncü derece yargı organı şikâyeti” kapsamında değerlendirilir ve genellikle kabul edilmez.

Doktrinin Ortaya Çıkışı

“Dördüncü derece” ifadesi, Sözleşme’de doğrudan yer almamakla birlikte, Mahkeme içtihatlarında sıkça kullanılan bir kavramdır. İlk kez Kemmache/Fransa (no. 3), 1994, § 44 kararında gündeme gelmiştir. Bu yaklaşım, Mahkemenin rolünün yanlış anlaşılmasından doğar. Başvurucular çoğu zaman AİHM’i, ulusal yüksek mahkemeler gibi bir üst denetim makamı zannetmekte ve davalarını yeniden yargılatmak istemektedir. Oysa Mahkeme’nin görevi, yalnızca Sözleşme’nin ihlal edilip edilmediğini denetlemektir.

Mahkemenin Yetki Sınırları

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 19. maddesi, Mahkeme’nin yalnızca taraf devletlerin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini denetleme yetkisine sahip olduğunu belirtir. Mahkeme:

  • Ulusal mahkemelerin olaylara ilişkin tespitlerini,

  • İç hukukun yorumlanışını,

  • Delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesini,

  • Hukuk davasının esastan adil olup olmadığını,

  • Ceza davasında suçluluk veya masumiyetin tespitini
    yeniden inceleyemez.

  • Örnek: Garcia Ruiz/İspanya [BD], 2019 ve De Tommaso/İtalya [BD], 2017 kararlarında, Mahkeme ulusal mahkemelerin delil değerlendirmesine müdahale etmeyerek sınırlarını vurgulamıştır.

İstisnalar

Her ne kadar AİHM bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmese de, bazı istisnai durumlarda ulusal mahkeme kararlarını denetler. Bu istisnalar, kararların:

  • Açıkça keyfi olması,

  • Adalet ve sağduyuya aykırı düşmesi,

  • Sözleşme haklarını doğrudan ihlal etmesi
    halinde ortaya çıkar.

  • Örnek: De Tommaso/İtalya [BD], 2017 ve Kononov/Letonya [BD] kararlarında, Mahkeme ulusal mahkemelerin tespitlerini yeniden değerlendirmiştir.

Uygulama Alanları

Dördüncü derece yargı organı doktrini, farklı hukuk alanlarında geniş bir uygulama bulur. Mahkeme bu gerekçeyi;

  • Tutukluluk davaları (Thimothawes/Belçika, § 71),

  • Hukuk davaları (Garcia Ruiz/İspanya, Hasan Tunç/Türkiye),

  • Ceza davaları (Perlala/Yunanistan, Khan/Birleşik Krallık),

  • Önleyici tedbirler (De Tommaso/İtalya),

  • Vergi uyuşmazlıkları (Dukmedjian/Fransa, Segame SA/Fransa),

  • Sosyal davalar (Marion/Fransa, Spycher/İsviçre),

  • İdari uyuşmazlıklar (Centro Europa 7 S.r.l./İtalya),

  • Devletin sorumluluğu davaları (Schipani/İtalya),

  • Disiplin ve seçim davaları (Pentagiotis/Yunanistan, Âdamsons/Letonya),

  • Göç ve yabancılar hukuku (Ilias ve Ahmed/Macaristan),

  • Mülkiyet hakkı davaları (Anheuser-Busch Inc./Portekiz)

gibi çok sayıda farklı alanda uygulamıştır.

3. Görünür veya Açık Bir İhlalin Bulunmaması

AİHM başvurularında görünür ihlal bulunmaması, kabul edilebilirlik kriterleri arasında en sık kullanılan reddetme gerekçelerinden biridir. Başvuru, usule uygun yapılmış ve dördüncü derece yargı organı doktrinine aykırılık taşımıyor olsa dahi, eğer Sözleşme’nin ihlal edildiğine dair makul bir izlenim doğurmuyorsa, Mahkeme başvuruyu “açıkça dayanaktan yoksun” sayar.

Mahkemenin Yaklaşımı

Bu durumda Mahkeme’nin değerlendirmesi oldukça sınırlıdır. Başvurunun esasına girmeden, “herhangi bir ihlal emaresi bulunmadığı” sonucuna varır ve başvurunun kabul edilemez olduğunu belirtir. Yani şikâyet, baştan sona incelenmeye gerek duyulmaksızın elenir.

Bu yaklaşım, AİHM’in iş yükünü azaltmayı, yalnızca ciddi hak ihlalleri içeren başvurulara odaklanmayı ve Sözleşme’nin etkin uygulanmasını sağlamayı hedefler.

Kategoriler

Mahkeme içtihatlarına göre, görünür ihlal bulunmayan şikâyetler üç gruba ayrılmaktadır:

  1. Şikâyetin Konusu Açısından Zayıflık: İddialar, hak ihlaline işaret etse bile Sözleşme standardı açısından yeterli düzeyde değildir.

  2. Olayların Niteliği Açısından Eksiklik: Başvurucunun sunduğu olaylar, hak ihlaline işaret edecek kuvvette değildir.

  3. Delil Yetersizliği: İhlal iddiası öne sürülmüş olsa bile, bunu destekleyecek ciddi delil ve belgeler mevcut değildir.

4. Desteklenmeyen Şikâyetler: Delil Yokluğu

AİHM yargılamasında çekişmeli usul, tarafların pasif kalamayacağını açıkça ortaya koyar. Mahkeme, yalnızca ileri sürülen iddiaları değil, bunların delillerle ve hukuki argümanlarla desteklenme derecesini de dikkate alır. Bu nedenle, AİHM önündeki bir başvurunun başarısı, büyük ölçüde tarafların süreç boyunca ortaya koydukları kanıt ve hukuki dayanaklara bağlıdır.

 

Hukuk Fakültesi Öğrencisi Sevgi Demirtaş

Leave a Reply

Call Now Button