AÇIK DENİZLER, ULUSLARARASI DENİZ YATAĞI VE DENİZ ÇEVRESİNİN KORUNMASI
AÇIK DENİZLER, ULUSLARARASI DENİZ YATAĞI VE DENİZ ÇEVRESİNİN KORUNMASI
Uluslararası deniz hukukunda kıyı devletlerinin egemenlik veya egemen hak sahibi olduğu deniz alanlarının yanında, hiçbir devletin kendi ülkesi gibi egemenlik iddiasında bulunamayacağı ve bütün devletlerin belirli şartlar altında yararlanabildiği deniz alanları da bulunmaktadır. Bu alanların başında açık denizler (high seas) ve ulusal yetki alanlarının dışında kalan uluslararası deniz yatağı (the Area) gelmektedir.
Bu alanların hukuki rejimi, büyük ölçüde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) tarafından düzenlenmektedir. UNCLOS 1982 yılında kabul edilmiş ve 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, denizlerin farklı kullanım alanlarını, devletlerin hak ve yükümlülüklerini, deniz çevresinin korunmasını, deniz yatağındaki kaynakların işletilmesini ve uyuşmazlıkların çözümünü kapsamlı bir sistem içerisinde düzenlediği için sıklıkla denizlerin “anayasal düzeni” olarak nitelendirilmektedir.
Açık denizler bakımından temel yaklaşım, bu alanların herhangi bir devletin egemenliğine tabi olmaması ve bütün devletlerin belirli özgürlüklerden yararlanabilmesidir. Bununla birlikte açık denizlerde özgürlüklerin sınırsız olmadığı; deniz çevresinin korunması, korsanlığın önlenmesi, denizaltı kablolarının korunması, gemilerin bayrak devletiyle bağlantısı ve diğer devletlerin haklarına saygı gibi çeşitli yükümlülüklerin bulunduğu kabul edilmektedir.
Uluslararası deniz yatağı bakımından ise daha farklı bir hukuki rejim söz konusudur. Ulusal yetki alanlarının ötesindeki deniz yatağı ve toprak altı “insanlığın ortak mirası” olarak kabul edilmekte ve bu alandaki faaliyetler uluslararası bir hukuki ve kurumsal sistem içerisinde yürütülmektedir.
Deniz çevresinin korunması ise hem açık denizler hem de ulusal yetki alanları bakımından giderek daha önemli hâle gelen bir başka temel konudur. UNCLOS’un XII. Kısmı, devletlere deniz çevresini koruma ve muhafaza etme yönünde genel yükümlülükler getirmekte ve deniz kirliliğinin farklı kaynaklarına ilişkin kapsamlı bir hukuki çerçeve oluşturmaktadır.
Açık Denizlerin Hukuki Statüsü
Açık denizler, hiçbir devletin iç sularını, karasularını, takımada sularını veya münhasır ekonomik bölgesini kapsamayan deniz alanlarını ifade eder. UNCLOS’un VII. Kısmı açık denizlerin hukuki rejimini düzenlemektedir.
Açık denizlerin temel özelliği, herhangi bir devletin bu alan üzerinde egemenlik kuramamasıdır. UNCLOS sisteminde açık denizler bütün devletlerin kullanımına açıktır. Dolayısıyla kıyısı bulunan devletler ile denize kıyısı olmayan devletler, uluslararası hukukta tanınan şartlar çerçevesinde açık denizlerden yararlanabilir.
Bu durum, açık denizlerin “devletsiz” veya tamamen kuralsız bir alan olduğu anlamına gelmez. Tam tersine açık denizler, ayrıntılı uluslararası hukuk kurallarına tabidir.
Özellikle seyrüsefer özgürlüğü, uçuş özgürlüğü, denizaltı kabloları ve boru hatlarının döşenmesi, yapay adalar ve tesislerin kurulması, balıkçılık ve bilimsel araştırma gibi faaliyetler uluslararası hukuk tarafından düzenlenmektedir.
Bu nedenle açık denizler bakımından temel hukuki yaklaşım, egemenliğin bulunmaması ile özgürlüklerin bulunmasının aynı şey olmadığı şeklinde ifade edilebilir.
Bir devlet açık denizler üzerinde egemenlik iddiasında bulunamaz; ancak kendi bayrağını taşıyan gemiler üzerinde belirli yetkilere sahip olabilir. Diğer devletler de aynı şekilde uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanabilir.
Açık Denizlerin Devlet Egemenliğine Kapalı Olması
UNCLOS’un 89. maddesi açık denizler üzerinde egemenlik iddiasının geçersiz olduğunu kabul etmektedir. Bu düzenleme, açık denizlerin herhangi bir devletin ülkesine dönüştürülemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Bu ilke, deniz hukukundaki önemli ayrımlardan birini ortaya çıkarır.
Karasularında kıyı devletinin egemenliği söz konusu iken açık denizlerde böyle bir egemenlik bulunmaz. Kıyı devleti, karasularında uluslararası hukukun getirdiği sınırlamalar saklı kalmak üzere egemenlik yetkisini kullanabilir. Buna karşılık açık denizlerde herhangi bir devletin ülkesel egemenliğinden söz edilemez.
Bununla birlikte bir geminin açık denizlerde bulunması, hiçbir devletin hukuki yetkisine tabi olmadığı anlamına gelmez.
Gemiler bakımından bayrak devleti ilkesi önem taşır. Bir gemi hangi devletin bayrağını taşıyorsa, kural olarak o devlet ile hukuki bir bağlantı içerisindedir ve bayrak devletinin açık denizlerde gemi üzerinde belirli yetkileri ve sorumlulukları bulunmaktadır.
Dolayısıyla açık denizlerde egemenlik yoktur; fakat devletlerin uluslararası hukuktan kaynaklanan yetki ve yükümlülükleri vardır.
Açık Denizlerde Seyrüsefer Özgürlüğü
Açık denizlerin en önemli özelliklerinden biri seyrüsefer özgürlüğüdür.
UNCLOS’un 87. maddesi açık denizlerin bütün devletlere açık olduğunu ve açık deniz özgürlükleri arasında seyrüsefer özgürlüğünün bulunduğunu düzenlemektedir.
Bu özgürlük, ticaret gemilerinin, savaş gemilerinin ve diğer uygun nitelikteki gemilerin uluslararası hukukun kurallarına uygun olarak açık denizlerde seyretmesini mümkün kılar.
Seyrüsefer özgürlüğü uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşımaktadır. Dünya ticaretinin önemli bir bölümü deniz yoluyla gerçekleştirildiğinden, gemilerin uluslararası deniz yollarını kullanabilmesi küresel ekonomik sistemin temel unsurlarından biridir.
Ancak seyrüsefer özgürlüğü mutlak değildir. Gemiler uluslararası hukuk kurallarına uymak, bayrak devletinin yükümlülükleri çerçevesinde hareket etmek ve deniz çevresinin korunmasına ilişkin kurallara riayet etmek zorundadır.
Ayrıca açık denizlerde bir devletin kendi güvenlik veya ekonomik çıkarlarını ileri sürerek diğer devletlerin hukuka uygun seyrüsefer faaliyetlerini keyfî biçimde engellemesi mümkün değildir.
Açık Deniz Özgürlüklerinin Kapsamı
Açık deniz özgürlükleri yalnızca seyrüseferden ibaret değildir.
UNCLOS’un 87. maddesinde açık deniz özgürlükleri arasında;
- seyrüsefer özgürlüğü,
- uçuş özgürlüğü,
- denizaltı kabloları ve boru hatlarının döşenmesi özgürlüğü,
- uluslararası hukukun izin verdiği şartlarla yapay adalar ve diğer tesisler kurma özgürlüğü,
- balıkçılık özgürlüğü,
- bilimsel araştırma özgürlüğü
yer almaktadır.
Ancak bu özgürlüklerin her biri farklı hukuki şartlara tabidir.
Örneğin balıkçılık özgürlüğü, deniz canlılarının sınırsız şekilde avlanabileceği anlamına gelmez. Devletlerin deniz canlılarının korunması ve sürdürülebilir kullanımı bakımından uluslararası hukuk kaynaklanan yükümlülükleri bulunmaktadır.
Benzer şekilde bilimsel araştırma özgürlüğü de deniz çevresinin korunması ve diğer devletlerin haklarına saygı gösterilmesi şartlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Bu nedenle açık deniz özgürlükleri, “serbest kullanım” değil, “uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde özgür kullanım” olarak anlaşılmalıdır.
Açık Denizlerin Barışçıl Amaçlarla Kullanılması
Açık denizlerin kullanımında önemli ilkelerden biri, bu alanların barışçıl amaçlarla kullanılmasıdır.
UNCLOS’un 88. maddesi açık denizlerin barışçıl amaçlara tahsis edilmesini öngörmektedir.
Bu düzenleme, denizlerin askeri faaliyetlerden tamamen arındırılması şeklinde yorumlanmamalıdır. Uluslararası hukukta savaş gemilerinin açık denizlerde bulunması ve belirli askeri faaliyetlerde bulunması tek başına yasaklanmış değildir.
Ancak devletlerin deniz alanlarını kullanırken Birleşmiş Milletler Şartı’ndan ve diğer uluslararası hukuk kurallarından kaynaklanan yükümlülüklere uyması gerekir.
Bu nedenle açık denizlerde askeri faaliyetler ile uluslararası barış ve güvenlik kuralları arasında bir denge bulunmaktadır.
Bayrak Devleti İlkesi
Açık denizlerde gemilerin tabi olduğu temel hukuki ilkelerden biri bayrak devleti ilkesidir.
UNCLOS’un 91. maddesine göre devletler, gemilere kendi vatandaşlıklarını verme ve gemilerin kendi bayraklarını taşımasına ilişkin şartları belirleme yetkisine sahiptir. Geminin tabiiyeti ile bayrak devleti arasında gerçek bir bağlantının bulunması gerektiği de düzenlenmektedir.
Bir geminin açık denizlerde hukuki statüsünün belirlenmesinde bayrak büyük önem taşır.
UNCLOS’un 92. maddesi uyarınca gemiler kural olarak yalnızca tek bir devletin bayrağı altında seyretmeli ve açık denizlerde, özel olarak öngörülen istisnalar dışında, bayrak devletinin münhasır yetkisine tabi olmalıdır.
Bu sistem, açık denizlerde düzenin sağlanması açısından önemlidir.
Aksi hâlde aynı gemi üzerinde çok sayıda devletin sınırsız yetki iddiasında bulunması uluslararası deniz taşımacılığında ciddi hukuki belirsizliklere yol açabilirdi.
Bayrak Devletinin Sorumlulukları
Bayrak devletinin yalnızca gemiye kendi bayrağını verme yetkisi bulunmaz. Aynı zamanda gemiler üzerinde belirli idari, teknik ve sosyal denetim yükümlülükleri de bulunmaktadır.
UNCLOS’un 94. maddesi bayrak devletinin gemiler üzerindeki sorumluluklarını düzenlemektedir. Bayrak devleti, kendi bayrağını taşıyan gemiler bakımından güvenlik, denize elverişlilik, personel, iletişim ve diğer ilgili alanlarda uluslararası standartlara uygun denetim ve düzenlemeleri yerine getirmelidir.
Bu durum, bayrak devletinin açık denizlerde düzenin temel aktörlerinden biri olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla açık denizlerde herhangi bir kıyı devletinin genel egemenliği bulunmasa da gemilerin bağlı olduğu bayrak devletleri üzerinden etkili bir hukuki denetim mekanizması oluşturulmaktadır.
Savaş Gemilerinin Hukuki Statüsü
Savaş gemileri açık denizlerde özel bir hukuki statüye sahiptir.
UNCLOS’un 95. maddesi savaş gemilerinin açık denizlerde bayrak devleti dışındaki devletlerin yargı yetkisinden bağışıklığını düzenlemektedir.
Bu bağışıklık, savaş gemilerinin devlet egemenliğinin bir uzantısı olarak değerlendirilmesinden kaynaklanan özel bir statüdür.
Bununla birlikte savaş gemileri de uluslararası hukukun genel kurallarına tabidir.
Savaş gemisinin açık denizlerde bulunması, gemiye diğer devletlerin egemenliğini ihlal etme veya uluslararası hukuk kurallarını göz ardı etme şeklinde sınırsız bir yetki sağlamaz.
Açık Denizlerde Gemilerin Çatışması ve Ceza Yargısı
Deniz kazaları ve gemi çatışmaları bakımından da UNCLOS özel hükümler içermektedir.
Özellikle bir geminin açık denizlerde başka bir gemiyle çarpışması veya başka bir seyir kazasına karışması durumunda hangi devletin ceza yargı yetkisine sahip olacağı önem taşımaktadır.
UNCLOS’un 97. maddesi, açık denizlerde gerçekleşen gemi çatışmaları ve benzeri seyir olaylarında ceza veya disiplin sorumluluğuna ilişkin yetkinin belirlenmesine yönelik kurallar getirmektedir.
Bu düzenlemeler, açık denizlerde devletlerin birbirlerinin gemileri üzerinde keyfî şekilde ceza yargısı kullanmasını sınırlandırmayı amaçlamaktadır.
Denizde Yardım Etme Yükümlülüğü
Deniz hukukunun insani boyutlarından biri, tehlike altındaki kişilere yardım edilmesidir.
UNCLOS’un 98. maddesi, kaptanların denizde hayatı tehlikede bulunan kişilere mümkün olduğu ölçüde yardım etmesini öngörmektedir. Ayrıca deniz kazalarının önlenmesi ve yardım faaliyetlerinin geliştirilmesi bakımından devletlerin işbirliği yapması gerektiği kabul edilmektedir.
Bu yükümlülük, deniz hukukunun yalnızca ekonomik ve egemenlik ilişkilerini değil, insan hayatının korunmasını da düzenlediğini göstermektedir.
Özellikle ticari deniz taşımacılığının yoğun olduğu uluslararası deniz yollarında kurtarma ve yardım faaliyetleri büyük önem taşımaktadır.
Korsanlık ve Deniz Haydutluğu
Korsanlık, uluslararası deniz hukukunun en eski konularından biridir.
UNCLOS’un 100 ila 107. maddeleri arasında korsanlığın önlenmesi ve korsanlıkla mücadeleye ilişkin hükümler bulunmaktadır.
Korsanlık, genel olarak açık denizlerde veya herhangi bir devletin yargı yetkisine tabi olmayan bir yerde, özel amaçlarla bir geminin veya uçağın başka bir gemiye, uçağa veya bunlarda bulunan kişilere ya da mallara karşı gerçekleştirdiği belirli hukuka aykırı şiddet, alıkoyma veya yağma eylemlerini ifade eder.
Korsanlığın uluslararası hukuk bakımından özel önemi, bütün devletlerin korsanlığın bastırılmasına yönelik işbirliği yapmasının öngörülmesidir.
UNCLOS’un 100. maddesi devletlere korsanlığın bastırılması konusunda mümkün olan en geniş ölçüde işbirliği yapma yükümlülüğü getirmektedir.
Korsanlıkla Mücadelede Evrensel Yetki
Korsanlık bakımından önemli kavramlardan biri evrensel yargı yetkisidir.
Korsanlık, yalnızca bir devletin kendi gemisine veya vatandaşına karşı işlenen suç olarak değerlendirilmez. Uluslararası deniz hukukunda korsanlığın özel niteliği nedeniyle belirli şartlarda farklı devletlerin savaş gemileri korsan gemilerini yakalama ve el koyma yetkisine sahip olabilir.
UNCLOS’un 105. maddesi, korsan gemisinin veya korsanların elindeki bir geminin açık denizlerde yakalanması hâlinde, el koyma yetkisinin ilgili şartlar altında kullanılabileceğini düzenlemektedir.
Ancak bu yetkinin kötüye kullanılması da uluslararası hukuk bakımından sorumluluk doğurabilir. Nitekim UNCLOS, yeterli dayanak bulunmaksızın gerçekleştirilen el koymalara ilişkin sorumluluk hükümleri de içermektedir.
Korsanlık ile Diğer Deniz Güvenliği Tehditleri Arasındaki Fark
Korsanlık ile denizde meydana gelen her türlü silahlı saldırının aynı hukuki kategoriye girdiği düşünülmemelidir.
UNCLOS’taki korsanlık tanımının belirli şartları bulunmaktadır.
Özellikle saldırının gerçekleştiği deniz alanı, saldırının amacı, saldırıyı gerçekleştiren kişi veya grubun niteliği ve saldırının başka bir gemiye karşı gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği gibi unsurlar önem taşır.
Bu nedenle kıyı devletinin karasularında gerçekleşen her silahlı saldırı otomatik olarak UNCLOS anlamında korsanlık sayılmaz.
Bu ayrım, hangi devletin hangi hukuki yetkiye sahip olduğunun belirlenmesi bakımından önemlidir.
Açık Denizlerde Uyuşturucu Kaçakçılığı
UNCLOS, açık denizlerde uyuşturucu ve psikotrop maddelerin yasa dışı ticaretine karşı devletler arasında işbirliğini de düzenlemektedir.
UNCLOS’un 108. maddesi, devletlerin uyuşturucu veya psikotrop maddelerin yasa dışı ticaretinin bastırılması konusunda işbirliği yapmasını öngörmektedir.
Bu düzenleme, açık denizlerde devletlerin suçla mücadele bakımından belirli ortak yükümlülüklere sahip olduğunu göstermektedir.
Ancak burada da devletlerin yetkileri uluslararası hukuk tarafından belirlenen sınırlar içerisindedir. Bir devletin başka bir devletin bayrağını taşıyan gemiye müdahale etmesi, yalnızca genel bir suçla mücadele gerekçesiyle sınırsız şekilde gerçekleştirilemez.
Ziyaret Hakkı
Açık denizlerde gemiler bakımından önemli istisnalardan biri ziyaret hakkıdır (right of visit).
UNCLOS’un 110. maddesine göre savaş gemisi, belirli sınırlı durumlarda açık denizde yabancı bir gemiye yaklaşarak geminin statüsünü ve bazı koşullarda faaliyetlerini kontrol edebilir.
Bu yetki özellikle;
- korsanlık şüphesi,
- köle ticareti şüphesi,
- izinsiz yayın,
- geminin tabiiyetsiz olması,
- geminin gerçekte savaş gemisiyle aynı tabiiyeti taşımasına rağmen yabancı bayrak taşıdığına ilişkin şüphe
gibi belirli durumlarda gündeme gelebilir.
Burada temel ilke, açık denizlerde bayrak devletinin yetkisinin korunmasıdır.
Ziyaret hakkı, bu genel ilkenin istisnasıdır ve genişletilerek her türlü gemiye müdahale yetkisine dönüştürülemez.
Sıcak Takip Hakkı
Deniz hukukunda önemli bir başka yetki sıcak takip (hot pursuit) hakkıdır.
UNCLOS’un 111. maddesi uyarınca kıyı devleti, kendi iç sularında, takımada sularında, karasularında veya belirli koşullarda bitişik bölge ve münhasır ekonomik bölgesinde kendi hukukunu ihlal eden yabancı bir gemiyi açık denizlere kaçması hâlinde takip edebilir.
Sıcak takip hakkının kullanılabilmesi için çeşitli şartların yerine getirilmesi gerekir.
Takibin, yabancı geminin ilgili deniz alanında bulunduğu sırada başlatılması ve kesintisiz şekilde sürdürülmesi temel şartlar arasındadır.
Bu mekanizma, açık denizlerin devletlerin deniz yetki alanlarından kaçmak amacıyla kullanılmasını önlemeye hizmet eder.
Ancak sıcak takip hakkı da sınırsız değildir. Uluslararası hukukta öngörülen şartların bulunmaması hâlinde başka bir devletin gemisinin açık denizlerde takip edilmesi hukuka aykırı olabilir.
Uluslararası Deniz Yatağının Hukuki Statüsü
Ulusal yetki alanlarının dışında kalan deniz yatağı ve toprak altı, UNCLOS bakımından özel bir hukuki statüye sahiptir.
Bu alan “Area” olarak adlandırılmaktadır.
Uluslararası deniz yatağının en önemli özelliği, insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmesidir.
UNCLOS’un 136. maddesi, Area’nın ve kaynaklarının insanlığın ortak mirası olduğunu kabul etmektedir. UNCLOS’un 137. maddesi ise hiçbir devletin Area’nın herhangi bir bölümü üzerinde egemenlik veya egemen hak iddiasında bulunamayacağını düzenlemektedir.
Bu sistem, klasik devlet egemenliği anlayışından farklı bir yaklaşım ortaya koymaktadır.
Burada amaç, uluslararası deniz yatağındaki kaynakların yalnızca teknolojik ve ekonomik kapasitesi yüksek devletler tarafından tek taraflı şekilde ele geçirilmesini önlemek ve bu kaynakların uluslararası toplumun ortak yararı gözetilerek yönetilmesini sağlamaktır.
İnsanlığın Ortak Mirası İlkesi
İnsanlığın ortak mirası ilkesi, uluslararası deniz hukukunun en özgün kavramlarından biridir.
Bu ilke, uluslararası deniz yatağı ve kaynaklarının belirli bir devletin mülkiyetine veya egemenliğine bırakılmamasını ifade eder.
Bu nedenle hiçbir devlet, Area’nın belirli bir bölümünü kendi ülkesiymiş gibi ilan edemez.
Aynı şekilde özel şirketler veya gerçek kişiler de bu alanın kendisi üzerinde egemenlik veya mülkiyet iddiasında bulunamaz.
Ancak bu, Area’daki kaynakların hiçbir şekilde işletilemeyeceği anlamına gelmez.
Kaynakların aranması ve işletilmesi, UNCLOS tarafından oluşturulan uluslararası sistem ve ilgili kurumsal mekanizmalar çerçevesinde gerçekleştirilebilir.
Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi
Uluslararası deniz yatağındaki faaliyetlerin düzenlenmesi bakımından Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi (International Seabed Authority – ISA) önemli bir kurumdur.
UNCLOS, Area ve kaynakları üzerindeki hakların insanlık adına kullanılmasını sağlayacak kurumsal bir yapı oluşturmuştur. ISA bu sistemin temel kurumudur.
ISA’nın temel işlevleri arasında uluslararası deniz yatağındaki faaliyetlerin düzenlenmesi, ilgili kuralların geliştirilmesi ve kaynakların işletilmesine ilişkin uluslararası rejimin uygulanması bulunmaktadır.
Bu sistemde amaç, deniz yatağındaki kaynakların işletilmesinin yalnızca ekonomik çıkarlar doğrultusunda değil, insanlığın ortak çıkarı ve deniz çevresinin korunması dikkate alınarak yürütülmesidir.
Uluslararası Deniz Yatağındaki Maden Kaynakları
Derin deniz yatağında çeşitli mineral kaynakları bulunmaktadır.
Bunlar arasında özellikle polimetalik nodüller, polimetalik sülfürler ve kobaltça zengin demir-manganez kabukları gibi kaynaklar önem taşımaktadır.
Teknolojik gelişmeler, bu kaynakların ekonomik olarak işletilmesine yönelik ilgiyi artırmıştır.
Ancak derin deniz madenciliği önemli çevresel ve hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir.
Deniz yatağının fiziksel yapısının değiştirilmesi, deniz canlılarının yaşam alanlarının zarar görmesi, tortu bulutlarının oluşması ve ekosistem üzerindeki uzun vadeli etkilerin tam olarak belirlenememesi gibi konular uluslararası hukuk bakımından tartışılmaktadır.
Bu nedenle uluslararası deniz yatağındaki ekonomik faaliyetler ile deniz çevresinin korunması arasında denge kurulması gerekmektedir.
1994 Uygulama Anlaşması
UNCLOS’un XI. Kısmında düzenlenen uluslararası deniz yatağı rejiminin uygulanması sırasında özellikle ekonomik açıdan gelişmiş devletlerin bazı itirazları ortaya çıkmıştır.
Bu sorunları çözmek amacıyla 1994 yılında UNCLOS’un XI. Kısmının Uygulanmasına İlişkin Anlaşma kabul edilmiştir.
Bu anlaşma, XI. Kısmındaki bazı hükümlerin uygulanmasına ilişkin sistemi yeniden düzenlemiş ve uluslararası deniz yatağı rejiminin daha geniş kabul görmesine katkı sağlamıştır. Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre anlaşma, özellikle derin deniz yatağı madenciliğine ilişkin rejimde sanayileşmiş devletlerin dile getirdiği bazı sorunları ele almak amacıyla geliştirilmiştir.
Böylece insanlığın ortak mirası ilkesi korunurken, kaynakların işletilmesine ilişkin daha uygulanabilir bir ekonomik ve kurumsal yapı oluşturulmaya çalışılmıştır.
Deniz Çevresinin Korunması
Modern deniz hukukunun en önemli konularından biri deniz çevresinin korunmasıdır.
Denizler yalnızca ulaşım ve ekonomik kaynak alanları değildir. Aynı zamanda çok çeşitli canlı türlerinin yaşam alanıdır ve küresel ekosistemin önemli bir parçasıdır.
UNCLOS’un XII. Kısmı, deniz çevresinin korunması ve muhafaza edilmesine ilişkin kapsamlı düzenlemeler içermektedir.
UNCLOS’un 192. maddesi devletlerin deniz çevresini koruma ve muhafaza etme yönündeki genel yükümlülüğünü ortaya koymaktadır.
Bu yükümlülük, yalnızca devletlerin kendi karasularında değil, uluslararası hukuk çerçevesinde farklı deniz alanlarında gerçekleştirdikleri faaliyetler bakımından da önem taşımaktadır.
Deniz Kirliliğinin Hukuki Tanımı
UNCLOS, deniz kirliliğini geniş bir biçimde ele almaktadır.
Birleşmiş Milletler’in açıklamalarına göre UNCLOS bakımından deniz kirliliği, insan faaliyetleri sonucunda deniz ortamına doğrudan veya dolaylı şekilde madde veya enerjinin sokulması ve bunun deniz canlılarına, insan sağlığına veya denizin meşru kullanımına zarar vermesi ya da böyle bir zarar oluşturma ihtimali bulunması gibi durumları kapsar.
Bu yaklaşım, deniz çevresinin korunmasının yalnızca petrol sızıntılarıyla sınırlı olmadığını göstermektedir.
Deniz kirliliği;
- gemilerden kaynaklanan kirlilik,
- karasal kaynaklı kirlilik,
- denize boşaltma,
- deniz yatağındaki faaliyetler,
- atmosfer yoluyla gerçekleşen kirlilik
gibi farklı kaynaklardan ortaya çıkabilir.
Dolayısıyla uluslararası deniz hukukunda kirliliğin kaynağına göre farklı hukuki düzenlemeler uygulanmaktadır.
Deniz Çevresinin Korunmasında Devletlerin Genel Yükümlülüğü
Devletlerin deniz çevresini koruma yükümlülüğü, modern deniz hukukunun temel ilkelerinden biridir.
Devletler, kendi yetki ve kontrol alanlarında gerçekleştirilen faaliyetlerin deniz çevresine zarar vermesini önlemek, azaltmak ve kontrol etmek için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
UNCLOS, devletlerin yalnızca kendi faaliyetlerinden kaynaklanan kirlilikle değil, diğer faaliyetlerden kaynaklanabilecek çevresel zararların önlenmesi konusunda da belirli düzenleyici ve denetleyici sorumluluklara sahip olduğunu kabul etmektedir.
Bu yaklaşım, çevre hukukundaki önleme ilkesi ile yakından ilişkilidir.
Amaç, çevresel zarar ortaya çıktıktan sonra müdahale etmekten ziyade, zararın meydana gelmesini mümkün olduğunca önlemektir.
Gemilerden Kaynaklanan Deniz Kirliliği
Deniz kirliliğinin önemli kaynaklarından biri gemilerdir.
Petrol taşımacılığı, yakıt kullanımı, atıkların denize bırakılması ve gemilerden kaynaklanan diğer maddeler deniz çevresine zarar verebilir.
Bu nedenle UNCLOS, devletlere gemilerden kaynaklanan kirliliğin önlenmesi bakımından çeşitli yükümlülükler getirmektedir.
Bunun yanında deniz kirliliğine ilişkin ayrıntılı kurallar başka uluslararası sözleşmelerle de geliştirilmiştir.
Bu noktada MARPOL gibi özel uluslararası sözleşmeler, gemilerden kaynaklanan kirliliğin farklı türlerine ilişkin daha ayrıntılı standartlar getirmektedir.
UNCLOS bu açıdan genel bir çerçeve sözleşme niteliği taşırken, özel denizcilik sözleşmeleri belirli kirlilik türlerine ilişkin daha teknik düzenlemeler getirmektedir.
Karasal Kaynaklı Deniz Kirliliği
Deniz kirliliğinin tamamı gemilerden kaynaklanmaz.
Nehirler, sanayi tesisleri, kanalizasyon sistemleri, tarımsal faaliyetler ve kıyı bölgelerindeki çeşitli insan faaliyetleri deniz çevresine önemli miktarda kirletici madde taşıyabilir.
Bu nedenle UNCLOS, karadan kaynaklanan deniz kirliliğini de düzenlemektedir.
Birleşmiş Milletler kaynaklarında UNCLOS’un 207. maddesinin karasal kaynaklardan kaynaklanan kirliliğin önlenmesi, azaltılması ve kontrol edilmesine ilişkin düzenlemeler içerdiği belirtilmektedir.
Bu alan, özellikle kıyı devletlerinin ulusal çevre mevzuatı ile uluslararası deniz hukukunun birlikte uygulanmasını gerektirir.
Denize Boşaltmadan Kaynaklanan Kirlilik
Denize atık veya başka maddelerin bilinçli şekilde bırakılması da deniz çevresi açısından önemli bir kirlilik kaynağıdır.
UNCLOS, denize boşaltma faaliyetlerinden kaynaklanan kirliliğin önlenmesi ve kontrol edilmesine yönelik düzenlemeler içermektedir.
Bu alandaki ayrıntılı kurallar ise özellikle 1972 Londra Sözleşmesi ve ilgili protokoller gibi özel uluslararası düzenlemelerle geliştirilmiştir.
Bu sistem, deniz çevresinin korunmasında farklı uluslararası sözleşmelerin UNCLOS ile birlikte çalıştığını göstermektedir.
Atmosfer Yoluyla Deniz Kirliliği
Deniz çevresinin atmosfer yoluyla kirlenmesi de uluslararası deniz hukukunun kapsamına girmektedir.
Hava yoluyla atmosfere bırakılan kirleticiler deniz ortamına ulaşabilir ve deniz ekosistemlerini etkileyebilir.
UNCLOS’un ilgili hükümleri, atmosferden veya atmosfer yoluyla deniz çevresine ulaşan kirliliğin önlenmesi, azaltılması ve kontrol edilmesi bakımından devletlerin düzenleyici tedbirler almasını öngörmektedir.
Bu konu günümüzde özellikle iklim değişikliği ve sera gazı emisyonları bakımından daha fazla önem kazanmıştır.
Birleşmiş Milletler’in güncel açıklamalarında, ITLOS’un insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının UNCLOS kapsamındaki deniz kirliliği kavramı içerisinde değerlendirilebileceğine ilişkin yaklaşımına da dikkat çekilmektedir.
Deniz Biyolojik Çeşitliliğinin Korunması
Deniz çevresinin korunması yalnızca suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerinin korunmasından ibaret değildir.
Denizlerde yaşayan canlıların ve ekosistemlerin korunması da uluslararası deniz hukukunun önemli amaçlarından biridir.
UNCLOS, nadir veya hassas ekosistemlerin ve nesli tehlike altında bulunan, tehdit altında olan veya tükenmekte olan türlerin yaşam alanlarının korunmasına yönelik tedbirlerin alınmasını öngörmektedir.
Bu yaklaşım, deniz hukukunun klasik ekonomik kullanım anlayışından daha geniş bir çevre koruma anlayışına doğru geliştiğini göstermektedir.
Deniz Çevresinin Korunmasında Uluslararası İşbirliği
Deniz çevresinin korunması, tek bir devletin çabalarıyla gerçekleştirilebilecek bir konu değildir.
Denizler sınırları aşan ekolojik sistemler olduğundan, bir devletin faaliyetleri başka devletlerin deniz çevresini de etkileyebilir.
Bu nedenle UNCLOS, devletlerin küresel ve uygun olduğu ölçüde bölgesel düzeyde işbirliği yapmasını öngörmektedir.
Birleşmiş Milletler kaynaklarında UNCLOS’un 197. maddesinin deniz çevresinin korunmasına yönelik uluslararası kurallar, standartlar ve uygulamaların geliştirilmesi konusunda devletler arasında işbirliğini öngördüğü belirtilmektedir.
Bu işbirliği;
- bilgi paylaşımı,
- bilimsel araştırma,
- çevresel izleme,
- kirliliğin önlenmesi,
- acil durumlara müdahale,
- bölgesel deniz koruma mekanizmaları
gibi çeşitli alanlarda gerçekleştirilebilir.
Sürdürülebilir Kullanım İlkesi
Modern deniz hukukunun temel hedeflerinden biri, deniz kaynaklarının ekonomik olarak kullanılmasını sağlarken deniz ekosistemlerinin korunmasıdır.
Bu nedenle ekonomik faaliyet ile çevre koruması arasında denge kurulması gerekir.
Birleşmiş Milletler belgelerinde UNCLOS’un deniz çevresinin korunmasına ilişkin sisteminin ekonomik ve sosyal kalkınma ile çevrenin korunması arasında bir denge kurduğu ve sürdürülebilir kalkınma anlayışıyla bağlantılı olduğu belirtilmektedir.
Bu yaklaşım özellikle balıkçılık, deniz madenciliği, enerji üretimi, deniz taşımacılığı ve kıyı faaliyetleri bakımından önemlidir.
Deniz Çevresinin Korunması ile Deniz Kaynaklarının İşletilmesi Arasındaki Denge
Devletler denizlerden ekonomik olarak yararlanma hakkına sahiptir.
Balıkçılık, enerji üretimi, deniz taşımacılığı, doğal kaynakların işletilmesi ve bilimsel araştırmalar devletlerin ekonomik ve stratejik çıkarları bakımından önemlidir.
Ancak ekonomik kullanımın deniz çevresine zarar vermesi hâlinde uluslararası hukuk bakımından çeşitli sorumluluklar ortaya çıkabilir.
Bu nedenle modern deniz hukukunda temel meselelerden biri, “deniz kaynaklarını kullanmak mı, çevreyi korumak mı?” şeklinde iki seçenek arasında tercih yapmak değildir.
Asıl mesele, ekonomik kullanımın çevresel koruma yükümlülükleriyle uyumlu biçimde gerçekleştirilmesidir.
Uluslararası Deniz Yatağı Faaliyetlerinde Çevresel Koruma
Derin deniz yatağındaki madencilik faaliyetleri, çevre koruması ile ekonomik kullanım arasındaki dengenin en güncel örneklerinden biridir.
Uluslararası deniz yatağının insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmesi nedeniyle, bu alandaki faaliyetlerin yalnızca ekonomik kazanç amacıyla yürütülmesi mümkün değildir.
Deniz yatağındaki faaliyetlerin deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri dikkate alınmalıdır.
Bu nedenle uluslararası deniz yatağındaki faaliyetlere ilişkin hukuk sistemi, kaynakların işletilmesi ile deniz çevresinin korunmasını birlikte ele almaktadır.
Açık Denizler ile Uluslararası Deniz Yatağı Arasındaki Fark
Açık denizler ile uluslararası deniz yatağı zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır.
Oysa bu iki alanın hukuki statüsü farklıdır.
Açık denizler, ulusal yetki alanlarının dışında kalan su alanlarını ifade eder. Bu alanlarda bütün devletlerin belirli özgürlükleri bulunmaktadır.
Uluslararası deniz yatağı ise ulusal yetki alanlarının ötesindeki deniz yatağı ve toprak altını ifade eder ve insanlığın ortak mirası olarak kabul edilir.
Dolayısıyla açık denizlerde temel kavram özgürlük, uluslararası deniz yatağında ise ortak miras ve uluslararası yönetim kavramlarıdır.
Bu ayrım, uluslararası deniz hukukunun sistematiğinin anlaşılması bakımından son derece önemlidir.
Açık Denizlerde ve Uluslararası Deniz Yatağında Devletlerin Yükümlülükleri
Her iki alan da ulusal egemenliğin doğrudan uygulanmadığı alanlar olmakla birlikte devletlerin yükümlülükleri bulunmaktadır.
Açık denizlerde devletler;
- seyrüsefer özgürlüğüne saygı göstermeli,
- gemiler üzerinde bayrak devleti sorumluluklarını yerine getirmeli,
- korsanlıkla mücadele etmeli,
- deniz çevresini korumalı,
- diğer devletlerin haklarına saygı göstermelidir.
Uluslararası deniz yatağında ise devletler;
- Area üzerinde egemenlik iddiasında bulunmamalı,
- kaynakların uluslararası hukuk çerçevesinde işletilmesini sağlamalı,
- insanlığın ortak mirası ilkesine saygı göstermeli,
- deniz çevresinin korunmasına ilişkin yükümlülükleri yerine getirmelidir.
Deniz Hukukunda Çevresel Sorumluluğun Giderek Artan Önemi
Deniz çevresine ilişkin uluslararası hukuk son yıllarda önemli ölçüde gelişmektedir.
Deniz kirliliği, iklim değişikliği, deniz seviyesinin yükselmesi, deniz biyolojik çeşitliliğinin azalması ve derin deniz madenciliği gibi yeni sorunlar, klasik deniz hukuku kurallarının çevre boyutunun daha güçlü biçimde yorumlanmasını gerektirmektedir.
UNCLOS bu gelişmeler karşısında temel hukuki çerçeveyi oluşturmaya devam ederken, farklı uluslararası anlaşmalar ve uluslararası yargı organlarının kararları bu çerçevenin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler de UNCLOS’un deniz çevresinin korunmasına ilişkin hükümlerinin çeşitli sektörel ve bölgesel uluslararası düzenlemelerle desteklendiğini belirtmektedir.
Bölümün Genel Değerlendirmesi
Uluslararası deniz hukukunda açık denizler, uluslararası deniz yatağı ve deniz çevresinin korunması birbirleriyle bağlantılı ancak farklı hukuki rejimlere sahip konulardır.
Açık denizler, herhangi bir devletin egemenliğine tabi olmayan ve bütün devletlerin uluslararası hukuk tarafından tanınan özgürlüklerden yararlanabildiği alanlardır. Seyrüsefer özgürlüğü, uçuş özgürlüğü, balıkçılık ve bilimsel araştırma gibi faaliyetler bu sistem içerisinde düzenlenmektedir.
Bununla birlikte açık denizler hukuken sınırsız bir serbestlik alanı değildir. Bayrak devleti ilkesi, korsanlıkla mücadele, ziyaret hakkı, sıcak takip, deniz çevresinin korunması ve diğer devletlerin haklarına saygı gibi kurallar, açık deniz özgürlüklerinin sınırlarını oluşturmaktadır.
Uluslararası deniz yatağı ise farklı bir hukuki rejime sahiptir. Bu alan ve kaynakları insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmektedir. Hiçbir devlet veya özel kişi bu alan üzerinde egemenlik iddiasında bulunamaz. Kaynakların işletilmesi, UNCLOS tarafından oluşturulan uluslararası sistem içerisinde ve Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi’nin kurumsal yapısı çerçevesinde gerçekleştirilmektedir.
Deniz çevresinin korunması ise bütün bu sistemin ortak unsurlarından biridir. UNCLOS, devletlere deniz çevresini koruma ve muhafaza etme yönünde genel yükümlülükler getirmekte ve farklı kirlilik kaynaklarına ilişkin kapsamlı bir hukuki çerçeve oluşturmaktadır.
Sonuç
Uluslararası deniz hukuku, denizlerin yalnızca devletlerin ekonomik veya siyasi çıkarları doğrultusunda kullanılabileceği bir alan olarak görülmesini engelleyen kapsamlı bir hukuk sistemidir.
Açık denizler bakımından temel ilke, hiçbir devletin bu alanlar üzerinde egemenlik iddiasında bulunamaması ve bütün devletlerin uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde açık deniz özgürlüklerinden yararlanabilmesidir.
Seyrüsefer özgürlüğü bu sistemin merkezinde yer almakla birlikte, balıkçılık, bilimsel araştırma, denizaltı kabloları ve boru hatları, uçuş ve diğer faaliyetler de açık deniz özgürlükleri kapsamında değerlendirilmektedir.
Bunun yanında bayrak devleti ilkesi, açık denizlerde hukuki düzenin temel araçlarından biridir. Gemilerin tabiiyeti, bayrak devletinin denetim yükümlülükleri ve belirli durumlarda diğer devletlerin müdahale yetkileri UNCLOS tarafından ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir.
Korsanlık bakımından ise uluslararası toplumun ortak çıkarını korumaya yönelik özel bir sistem oluşturulmuştur. Devletlerin korsanlığın bastırılması konusunda işbirliği yapması ve belirli şartlarda korsan gemilerine müdahale edebilmesi, korsanlığın uluslararası hukuk bakımından özel niteliğini göstermektedir.
Uluslararası deniz yatağı bakımından ise insanlığın ortak mirası ilkesi temel öneme sahiptir. Bu alan hiçbir devletin egemenliğine tabi değildir ve kaynaklarının işletilmesi uluslararası toplumun ortak çıkarları gözetilerek gerçekleştirilmelidir. Bu sistemin kurumsal merkezinde Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi bulunmaktadır.
Son olarak deniz çevresinin korunması, günümüzde uluslararası deniz hukukunun en önemli gelişme alanlarından biridir. UNCLOS, devletlere deniz çevresini koruma, deniz kirliliğini önleme, azaltma ve kontrol etme yönünde kapsamlı yükümlülükler getirmektedir.
Bu nedenle günümüz uluslararası deniz hukukunun temel yaklaşımı üç kavram üzerinden özetlenebilir:
Açık denizlerde özgürlük, uluslararası deniz yatağında ortak miras ve bütün deniz alanlarında çevrenin korunması.
Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde, modern deniz hukukunun yalnızca deniz alanlarının paylaşılmasına ilişkin bir hukuk dalı olmadığı; aynı zamanda seyrüsefer, ekonomik kaynakların kullanımı, güvenlik, uluslararası işbirliği, çevre koruması ve insanlığın ortak çıkarlarının dengelenmesini amaçlayan kapsamlı bir uluslararası hukuk sistemi olduğu görülmektedir.